Prof. Dr. Necati Demir – Ulu Han Ata Bitiği

Ulu Han Ata Bitiği diğer adı ile Ulu Han Ata Kitabı, Türklerin ilk babasının yani Türk ırkına mensup ilk kişi olan Ulu Ay Ata’nın ve ilk Türk kadını ve annesi Ulu Ay Ana’nın yaradılışını anlatmaktadır. Özellikle Türklüğün kökeni ve Türklerin dünya üzerinde yaşamaya başlaması ile ilgili bilgiler, herkesin ilgisini çekebilecek özelliklere sahip olup eşine az rastlanır cinstendir. Eserde; Türkler, Oğuz Kağan, Dede Korkut, Ulu Kara Dağ, Ulu Ay Ata, Ulu Ay Ana, Altın Han, Gümüş Han, Türk Yemini, Çocuk Arslan Hikâyesi gibi Türk tarihi, kültürü ve coğrafyası ile ilgili pek çok konuda bilgiler verilmiştir. Bütün bunlara ilave olarak Arapça metin içerisinde bulunan yer adları ve kişi isimlerinin her birinin arkaik Türkçe unsurlar olması, eserde verilen bilgilerin değerini daha da artırmaktadır. Prof. Dr. Necati Demir’in yayına hazırladığı eser üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde eserin yazıldığı coğrafya ve dönemin tarihi hakkında bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde ise eseri Farsçadan Arapçaya tercüme eden ve bir Memlûk Türkü olan yazarı Seyfüddin Ebubekir bin Abdillah bin Aybek ed-Devâdârî ve Ulu Han Ata Bitiği’nin içinden alındığı eseri Dürerü’t-Ticân ve Gureru Tevârihi’z-Zaman tanıtılmaya çalışılmıştır. Üçüncü bölümde ise Ulu Han Ata Bitiği metni verilmiştir.
devamını oku

Yayın Tarihi 2017-03-24
ISBN 6051555133
Baskı Sayısı 2. Baskı
Dil TÜRKÇE
Sayfa Sayısı 152
Cilt Tipi Karton Kapak
Kağıt Cinsi Kitap Kağıdı
Boyut 13.5 x 19.5 cm

ÖTÜKEN NEŞRİYAT

Altay yaradılış miti

Altay yaradılış miti

 

Altay yaradılış miti – Yaratılış’tan…

Erlik’in canı sıkıldı. Hele bir gidip şu kişileri göreyim diyerek kalabalığın yanına vardı. Orada kişilerden başka yılkı hayvanlar, kuşlar ve daha nice yaratıklar vardı.
Erlik “Tanrı bunları nasıl yarattı acaba, bunlar ne yer ne içerler?” diye düşündü. O düşünedursun kişiler ağacın yemişlerinden yemeğe başlamışlardı. Erlik baktı ki kişiler ağacın yalnızca bir yanındaki yemişleri yiyorlar öte yandakilere ellerini sürmüyorlar. Kişilere bunun nedenini sordu. Kişiler şu yanıtı verdiler: “Tanrı Ülgen bize şu yandaki dört dalın yemişini yemeği yasakladı. Biz yalnızca Tanrı’nın izin verdiği ağacın gündoğusundaki yemişlerden yiyoruz. Şu gördüğün yılan ile köpek yasak yandaki yemişleri yemememiz için bekçilik ediyor. Bundan sonra Tanrı göğe çıktı. Beş dalın yemişi de bizim aşımız oldu.”
Bu yanıt Erlik’i sevindirdi. Erlik Körmös kişilerden Törüngey denilen ere yaklaştı. Ona “Tanrı size yalan söylemiş. Asıl yasakladığı yemişlerden yemeniz gerekir. Onlar daha tatlıdır. Bir deneyin, göreceksiniz.” dedi.
Erlik uyumakta olan yılanın ağzına girdi, ağaca çıkmasını söyledi. Yılan ağaca çıkıp yasak yemişlerden yedi. Doğanay’ın karısı Eje yanlarına geldi. Erlik Törüngey ile Eje’ye de yasak yemişlerden yemelerini söyledi. Törüngey Tanrı’nın sözünü tutarak yasak yemişlerden yemedi. Karısı Eje dayanamadı yedi. Yemiş çok tatlı idi. Alıp kocasının ağzına sürdü. Törüngey ile Eje’nin tüyleri birden döküldü. Utandılar. Kaçıp herbiri bir ağacın ardına saklandılar.
Derken Tanrı geldi. Bütün ulus kaçışıp bir yere gizlendi. Tanrı “Törüngey! Törüngey! Eje! Eje! Neredesiniz?” diye bağırdı. Törüngey ile Eje “Ağaçların arkasındayız.” dediler “Karşına çıkamıyoruz, utanıyoruz.” Sonra olanları bir bir anlattılar. Tanrı bildiği nenleri duymanın öfkesi içinde herbirine ayrı cezalar verdi. “Şimdi sen de Körmös’ten (Şeytan’dan) bir parça oldun.” diyerek yılana verdi ilk cezayı. “Kişiler sana yagı olsun, seni görünce vurup ezip öldürsünler!” dedi. Eje’ye döndü “Sen Körmös’ün sözüne uydun. Yasak yemişi yedin. Cezanı çekeceksin. Çocuk doğuracaksın. Doğururken de acı çekeceksin. Sonunda öleceksin ölümü tadacaksın.” Törüngey’e de şöyle diyerek cezasını verdi: “Körmös’ün aşını yedin. Benim sözümü dinlemedin Körmös Erlik’in sözüne uydun. Onun kişileri onun yertincinde yaşar, karanlıklar yertincinde bulunur. Benim ışığımdan yoksun kalır. Körmös bana yagı oldu, sen de ona yagı olacaksın. Benim sözümü dinleseydin benim gibi olacaktın. Dinlemediğin için dokuz oğlun dokuz da kızın olacak. Bundan sonra ben kişi yaratmayacağım. Artık kişiler senden türeyecek.”
(W. Radloff tarafından saptanan söylence.)

Muazzez İlmiye ÇIĞ – ÇAM SÜSLEME GELENEĞİ

muazzez ilmiye çığ

Hıristiyanların İsa’nın doğuşu olarak kutladığı Noel bayramı, çok eski Türklerin yeniden doğuş bayramıdır.

Türklerin, tek Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yeryüzünün tam ortasında bir akçam ağacı bulunuyor.

Buna hayat ağacı diyorlar. Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde görebiliriz.

Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre gecelerin
kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık’ta gece gündüzle savaşıyor.

Uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyor.

İşte bu güneşin zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle akçam ağacı altında kutluyorlar.

Güneşin yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak algılanıyor.

Bayramın adı
NARDUGAN

(nar=güneş, tugan, dugan=doğan) Doğan güneş.

Güneşi geri verdi diye Tanrı Ülgen’e dualar ediyorlar.

Duaları Tanrıya gitsin diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar,dallarına
bantlar bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlar Tanrıdan.

Bu bayram için, evler temizleniyor. Güzel giysiler giyiliyor. Ağacın
etrafında şarkılar söyleyip oyunlar oynuyorlar.

Yaşlılar,büyük babalar, nineler ziyaret ediliyor, aileler bir araya gelerek
birlikte yiyip içiyorlar.

Yedikleri; yaş ve kuru meyveler, özel yemek ve şekerleme. Bayram, aile ve
dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömür çoğalır, uğur gelirmiş.

Akçam ağacı yalnız Orta Asya’da yetişiyormuş.
Filistin’de bu ağacı bilmezlermiş, bu yüzden olayın ; Türklerden
Hıristiyanlara geçtiği ve bunu da Hunların Avrupa’ya gelişlerinden sonra
onlardan görerek aldıkları söyleniyor.

İsa’nın doğumu ile hiç ilgisi yok.

“Doğum, güneşin yeniden doğuşu”

Sümerolog
Muazzez İlmiye ÇIĞ

Bahadır Kara Han hakkındaki Şor destanı

şor destanı

Şor folklorunun ana türlerinden biri halk içinde günümüze kadar gelen destandır. Kahramanlık efsanelerinin halk adı ‘kay’, onları anlatanlara ise ‘kayçı’ derler. Destanlar telli müzik aleti olan kay-komus’un eşliğinde anlatılır.

Bütün destanların ana konusu – kötülük ile mücadeledir. Genellikle kahramanın ölümünden sonra da onun akrabaları ya da arkadaşları bu mücadeleye devam ederler. Şor destanları başlıca dört konu grubuna ayrılabilir: bahadırların mitolojik canavar ile mücadelesi, kabile savaşları, halkın fatih hanlar ile mücadelesi, müzisyenler ve müzik’tir.

Kara Han destanı en yaygın efsanelerden biridir. O birkaç ayrı hikayeden ibarettir. Önce Kara Han bilge karısı Altın-Arıg’ın yardımıyla babası Gök-Han’ın düşmanı ile mücadele eder. Onun sinsi Sarık-Han’ı yenmesine ayrıca Gök-Han’ın sadık hizmetçisi bahadır Kara-Aday yardım eder.

Sonraki hikaye Kara-Han’ın ava gitmesi ile ilgilidir. Av sırasında bahadır oralarda 60 nesil bahadır boyunca yaşayan musun kaybını ortaya çıkarır. Öfkeli Kara-Han bilinmeyen kaçıranın peşine gider. Bahadır ona yaklaştığında kaçıranın beklentilerden çok daha güçlü olduğu ortaya çıkar. Son anda yetişen iki bilinmeyen oğlan kahramanı yakın ölümden kurtarır. Sonra oğlanlar güçlü olmak için musun etini yerler ve Kara-Han’a kendilerinin musun oğulları olduklarını anlatırlar. Bundan sonra her üçü Kara-Han’ın oturduğu yere geri döner. Gelecekte bahadır olacak çocuklara adlar verilir: büyüğü Çabıs-Olak, küçüğü Monçus-Olak olarak adlandırılır.

Sonraki olaylar kardeşlerin bahadır kahramanlıkları ile ilgilidir. Önce onlar anneleri gibi her hangi bir görünüşe sahip olabilen benzersiz kızlar (Gök-kız ve Kan-kız) ile evlenirler. Sonra kardeşler barış döneminde köpek olan ama düşmanlar ile savaş zamanı gelince bahadıra dönüşen Kara-Aday’ı bulmaya karar verirler. Uzun ve zor arayışlardan sonra onalr Kara-Aday’ı bulup onun kötü Çes-Oreken’ı yenmesine yardım ederler.

Üç bahadır evine döndüğünde onu yıkılmış, halk ve sığırı kaçırılmış, Kara-Han’ın babasını ise öldürülmüş bulurlar. Sadece kadınlar kuşlara dönüşüp kurtarılmayı başarırlar. Küçüğü Monçus-Olak düşmanlarını yakalayıp bahadır sopası ile bir gün babası Kara-Han tarafından öldürülen Sarık-Han’ın her iki oğlunu öldürür. Bahadırlar annesi ve karıları tarafından karşılanarak yurduna dönerler.

ERGENEKON DESTANI

ergenekon1
Ergenekon Destanı, “Büyük Türk Destanından bir parçadır. Türk kavimlerinden Göktürkler’i mevzu alır. Göktürkler’in menşeini açıklamak ister. Ergenekon Destanı’nın özeti şöyledir:
Türk illerinde Göktürkler’e itaat etmeyen bir yer yoktu. Bunu kıskanan yabancı kavimler birleşerek Göktürkler’in üzerine yürüdüler. Maksatları öç almaktı. Göktürkler, çadırlarını, sürülerini bir yere topladılar. Çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince, vuruşma da başladı. On gün vuruştular. Göktürkler üstün geldi.

Bu yenilgiden sonra yabancı kavimlerin hanları ve beyleri av yerinde toplanıp konuştular.

“Göktürkler’e hile yapmazsak akıbet işimiz yaman olur,” dediler.

Tan ağarınca, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar.

Göktürkler, “Bunların vuruşma güçleri bitti, kaçıyorlar,” deyip arkalarından yetiştiler.

Düşman, Göktürkler’i görünce, birden döndü. Vuruşma sonunda düşman, Göktürkler’i gafil avlayıp yendi. Göktürkler’i öldüre öldüre çadırlarına geldi. Çadırlarını ve mallarını öylesine yağmaladı ki, bir ev kurtulmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdi. Küçükleri kul edindi. Her düşman birini alıp gitti.

Göktürkler’in başında İl Han vardı. Çocukları çoktu. Fakat bu uğursuz vuruşmada bir tanesi hariç, hepsi öldü. Kayı adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Han’ın Dokuz-Oğuz adlı bir de yeğeni vardı. Kayı ile Dokuz-Oğuz düşmana tutsak olmuşlardı. Fakat on gün sonra bir gece ikisi de kadınları ile beraber atlara atlayıp kaçtılar. Göktürk yurduna geldiler. Burada düşmandan kaçıp gelen çok deve, at, öküz ve koyun buldular. “Dört taraftaki illerin hepsi bize düşman. Gereği odur ki, dağların içinde insan yolu düşmez bir yer izleyip oturalım,” dediler. Dağa doğru sürülerini alıp göç ettiler.

Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere vardılar. Bu tek yol da öylesine bir yoldu ki, bir deve veya bir at güçlükle yürürdü. Ayağını yanlış bassa yuvarlanıp parça parça olurdu. Göktürkler’in vardıkları yerde akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, meyveler, ağaçlar ve avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı’ya şükrettiler. Hayvanlarının kışın etini yediler; yazın sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülkeye “Ergenekon” adını koydular.

İki Göktürk prensinin Ergenekon’da çocukları çoğaldı. Kayı Han’ın çok çocuğu oldu. Dokuz-Oğuz Han’ın daha az oldu. Çok yıllar bu iki Hanın çocukları Ergenekon’da kaldılar. Pek çoğaldılar.

Dört yüzyıl sonra kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldı ki, Ergenekon’a sığışamaz oldular. Buna bir çare bulmak için kurultay topladılar. Dediler ki, “Atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasından yol izleyip bulalım. Göçüp Ergenekon’dan çıkalım. Ergenekon dışında her kim bize dost olursa, onunla görüşelim. Düşmanla vuruşalım”.

Kurultay bu kararı alınca, Göktürkler, Ergenekon’dan çıkmak için yol aradılar, bulamadılar.

O zaman bir demirci dedi ki, “Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kat madene benzer. Şunun demirini eritsek, belki dağ bize geçit verirdi”. Göktürkler, varıp demircinin gösterdiği dağ parçasını gördüler. Demircinin tedbirini de beğendiler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın üstünü altını, yanını, yönünü böylece odun ve kömürle doldurduktan sonra, yetmiş deriden büyük körükler yapıp yetmiş yere koydular. Odun-kömürü ateşleyip körüklemeye başladılar,

Tanrı’nın gücü ve inayeti ile ateş, kızdıktan sonra demir dağ eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak kadar yol oldu. O kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününün, kutsal saatini bekleyip bu yoldan Ergenekon’dan çıkmaya başladılar. Bu kutsal gün, ondan sonra Göktürkler’de bayram oldu. Her yıl o gün gelince büyük tören yapılır; bir parça demir alınıp ateşte kızdırılır. Bu demiri Önce Göktürk Ham kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver.
Ondan sonra Türk beyleri de böyle yapıp bu günü kutlarlar.

Ergenekon’dan çıkınca, Göktürkler’in ulu hakanı Kayı Han soyundan Börteçine, bütün illere elçiler gönderdi; Göktürkler’in Ergenekon’dan çıktıklarını bildirdi. Tâ ki, eskisi gibi bütün iller Göktürkler’in buyruğu altına girer.

EDİGE DESTANINDA OLAĞANÜSTÜ TİPLER – Yaşar KALAFAT

../..

Edige Destanı’da maceranın kahramanı Edige Han, dünyaya gelişi
ve hayatta kalışı açısından olağanüstü bir soy ağacı ila karşımıza çıkar.
Dip atası Baba Tükles adlı bir veli veya evliya tipidir. Bu daha doğrusu,o eski Türk destanlarında sıkça görülen bir özellik ile dünyaya gelmiştir.
Anası bir “peri” kızıdır. Bu tür kahramanlara, olağanüstü yeteneklerinden dolayı eski hikaye metinlerinde “perizad” sıfatı verildiği de bilinen bir husustur.
Burada, Edige ve Kara Tiyin alp ile ilgili bu olağanüstülükleri bağlı
bilgileri verecek alıntılar için Dr. Rüstem Sulti tarafından Türkiye’de yayınlanmış “Edigey” adlı eserden istifade edilecektir.
Toktamış Han, Temür Bek’ten kendisine gönderilen mektuba çok
kızar. Onun yaşlılık çağına isabet eden günlerde, Temür Bek, kendisinin himayesine girmesini ister. Ve bunun kabul işareti olarak da, ünlü kuşu Kara Laçin Töklü Ayak’ı kendisine göndermesini Toktamış’a bildirir.
Han buna çok içerler ve veziri Kutlukaya’yı yanına çağırıp danışır.
Görüşme ve konuşma Toktamış Han’ı hayal kırıklığına uğratır. Temür
Bek’in kendisine mektup yazması cüretini Kutlukaya’nın tutumuna ve
sözlerine bağlar. Kutlukaya bu isnatı reddeder ve bana inanmıyor isen; “keser isen baş işte/ döker isen kan işte” der. Bu söze de aldırış etmeyen Toktamış Han bildiğini okur ve Çakmağış Bey ile Dörmen Bey’ine buyruk verir;
“Ey Dörmen Bey, Dörmen Bey/Ay Baltanı al, dedi/Ay bıçağın tak
dedi/ Kutlukaya yalancı beyin/ Boynunu vur, kes dedi/ Periden aldığı
kadını/ Beşikte yatan yavrusu/Onu da bırakıp giden/Periden olan anası/O çocuğu bul dedi/Beşiğinde vurup kes dedi” (sh. 41)
Dinleyici, destanın kahramanı ile ilk kez bu sahnede buluşur. O,
beşikte bir çocuk ama bir periden doğmadır. Babası da yine bir perizattır.
Kutlukaya’nın eşi, Edige’nin anası, bir perizattır. Çocuk hem beşeri ve hem de insanüstü bir varlıktır. Daha doğrusu her iki meziyete aynı
zamanda sahip bir çocuktur. Çocuğu ölümden kurtarıcı bir vesile çıkması kaçınılmazdır. Destan bu vesileyi, Kutlukaya’nın kan andı edip kardeş olmuştu. Altı çocuğu vardı. Öne çıkıp Toktamış Han’a çocuğu bağışlaması için ricada bulunur. Konuşması sırasında Kutlukaya’dan söz edip şunları söyler: “Bir atası il idi/ Bir atası bey idi/ Onun da büyük atası/ Baba Tükles Hoca Ahmet / Evliyalar piri idi” (42) Baba Tükles’in Hoca Ahmed Yesevi ile aynileştirilmesi ile, kahramanın manevi koruyucusunun ona bağlanması tesadüfi değildir. Türk dünyasında Hoca Ahmed Yesevi’nin manevi nüfuzu ve otoritesi hiç eksik olmamıştır.
Fakat bu sözler de, Toktamış’ın öfkesini dindirmez ve çocuğun
öldürülmesine buyruk verir.
Cantemür Bek, buyruk ardından evine koşar, en küçük çocuğunu
alıp Kutlukaya’nın evine varır. Kutlukaya’nın çocuğunu beşikten çıkarıp çizmesinin ediğine saklar ve yerine kendi çocuğunu kor. Böylece kan andına sadakat gösterip andasının kökünü kurutmaz. Bu sırada Dörmen Bey gelir. “Kobogul” diye çağrılan çocuğu, han buyruğu yürüsün diye öldürür. Evi barkı yakıp yıkar. Ama ölen Cantemür bu çocuğa, ediğinde saklayıp kurtardığı için “Edige” adını verir. Ve hiç kimse onu, Kutlukaya’nın oğludur, diye de bilmez.
Koboğul, okur, büyür ve ünü etrafa yayılan bir yiğit olur. Toktamış
Han, baş edilmez bir yiğit olan Koboğul’u yanına alıp elinin altında
tutmayı düşünür. Bükemediği bileğe saygı göstermek mecburiyetinde
kalır. Toktamış Han, o huzura geldiği zaman farkında olmadan ayağa
kalkar olur. Karısı bu durumu görüp entrika çevirmeye ve Koboğul’u
ortadan kaldırmaya girişir. Edige, kendisi için düzenlenen bütün ölüm
tuzaklarından adamları sayesinde kurtulur. Toktamış Han, karısının isteği ile, Koboğul’un kim olduğunu sınatmaya, kim olduğunu öğrenmeye
girişir. Pek çok kişi dener, bilemez. Sonunda, yüzdoksan yaşında bulunan Subra Cırav, Koboğul’u sonra, kim olduğunu sonunda şu sözler ile açıklayıp bitirir;
“Kamçı değer boynuna/Kan saçılır koynuna/ Çelenkli ulu başını/
Kesip alır şu oğul/ artık ben kişi tanımam/Eğer kişi tanısam/Kutlukaya Bey oğlu/Edige o, Koboğul”( sh. 72)
Yukarıda, insanların vasıflarına, sözlerine; sorularına verdikleri
cevaplar ve dış görünümleri ile değerlendirip kim olduklarını ortaya
çıkaran bir bakıma gayıptan haber veren olağanüstü kam/ozan tipiyle,
daha doğrusu Dede Korkut tipiyle karşılaşıyoruz. Bu tipin Kıpçak Bey ve Kin Canbay gibi ikinci derecede olanlarına da destan da rastlamaktayız.
Edige, kendisinin kim olduğunu ortaya çıkaran Subra Cırav’ın
ardından Toktamış Han tarafından bir ziyafete çağrılır ve karısının sözü üzre onu tutturup öldürtmeye karar verir. Bu işi öğrenen Edige’nin adamları durumdan kendisine haberdar eder. Edige, bal şerbetini döküp hızla dışarı çıkar ve beylerin bıçak darbelerinden kurtulup Tulpar atı Timgil Çuvar’a binip dokuz yoldaşı bilece atlanıp idil suyunu aşıp karşı yakaya geçerler. Ardlarından gelen kin Canbay ve adamları onlara yetişemez ve İdil’i de aşamaz. Edige, suyun yakasında Kin Canbay ile yaptığı uzun söyleşi sonunda şunları söyler: “Kırk yurt menzil kurmasam/dediğimi yapmasam/Ben öcümü almasam/BabaTükles dedem veren/Edige adım kurusun…/ Eskideki Cengiz’in/Kendisiyle dengim ben”(83). Bu sözlerden, onun adının Baba Tükles tarafından verildiği ifade ediliyor ki, bundan anlatıcının bir çok şeyi birbirine karıştırmış olduğu akla gelmektedir. Bu genç Nogay beyinin kendini Cengiz Han’a denk sayması ilerde yapacağı büyük işlerin yol göstericisi kabul edilebilir. Hedefi itibariyle kahraman, Cengiz gibi bütün Türkleri bir araya getirip hanlık etmeyi düşünmektedir.
Edige yolda ikinci bir olağanüstü, kendine benzer bir tip ile
karşılaşır. Bu, yukarıda belirttiğimiz gibi Kara Tiyin Alp adlı olağanüstü bir yiğittir.
Edige, arkadaşları ile konuşa konuşa at üstünde yol alırken
karşılarına bir “ sorgavul (nöbetçi)” çıkar. Ondan sorup soruşup Temür Bek’in kızı Akbilek ile kırk kulunu tutsak edip tek başına saklayan Kara Tiyin alp’ten söz eder ve “ Görmek isteyen görüp ölür/Görmeyen sağ gider”(sh. 88)der. Son sözleri duyan Edige, yolunu değiştirip bu alpın yattığı yurda çevirir. Bu alp er bir “Yosınçı gavuru’dur,yani farklı bir dine mensubtur. Fakat o da bir perizattır. Edige, bu alpın yurt kapısından bakıp yanında Akbilek’i görür. Kara Tiyin alp yatıp uyumaktadır. Kızla konuşur ve yardım ederse onu öldüreceğini, ellerini bağlamasını söyler.
Sonunda, Edige, Kara Tiyin Alp’ı ölümcüm yaralar. Ardından şu sözleri
ona söyler:
“Mezarımı nerede bilmedim/Ölümüm kimden bilmedim/Bakıcıdan
bakımı baktırdım/Falcıdan falımı açtırdım/Bilgiçten büyümü sınattım/O
zaman bildim bu işi /Beni öldüren er olsan / O sen imişsin Edige / Gitme gitme Edige/İki kardeş peri kızı/Ablasından ben doğsam/ Küçük
kardeşinden sen doğmuşsun /Ben ben diye övünme/Sen de doğdun
periden/Ben de doğdum periden” (sh.93).
Her iki kahramanın eşitsizliğini, perizat olmaları destanda ortaya
çıkarmaktadır. Edige’nin olağanüstü bahardılığı, yine olağanüstü işler yapan biri karşısında sınanır. Bu kişi dünya üzerinde Temür Bek gibi bir ulu sahip kıran kişinin kızını ve kırk kulunu tek başına alıp götürmüş ve elinden kimse kurtaramamıştır. Edige, böyle bir yiğit karşısında başarı sağlamak, onu öldürmek zorundadır. Dinleyici, onun tarafından daha sonra başarılacak azametli işlere böylece destan anlatıcısı tarafından hazırlanmış olur. Kahramanın, gerçekten olağanüstü işler başarması aranır. Sıradan kahramanlıklar herkesin işidir. Ama bütün bunların ortaya çıkabilmesi, onun /kahramanın doğuştan olağanüstü nitelikler taşımasıyla ilgilidir. Bu inanç, eski Türk destanlarında sürekli var olan bir olgudur.
Edige, Kara Tiyin Alp ve Subra Cırav tipleri Türk destanlarında
farklı yapı ve görünümüler içinde de olsa, daima vardır. Türklerin atası, yaz ve kış ilahlarının kızlarıyla evlenip ondan türemişlerdir. Oğuz Kağan, ışıktan inen kız ile evlenmiştir. Dedem Korkut metinlerinde baş çoban Konur Koca peri kızı ile evlenir. Doğan çocukları bazen Edige gibi uslu, erdemli ve yararlı yiğit olur; bazen de “Tepe Göz” ve “ Kara Tiyin Alp” gibi soyuna sopuna düşman kesilir. Soyuna düşman kesilenlerden hak saklasın hepimizi.
Türk Dünyasından halk inançlarını incelediğimiz bölgelerde,
bilhassa Anadolu, Azerbaycan ve Kuzey Mezapotomya gibi Türk
ellerinde masallarında yaşayan halk anlatımlarında, ailelere gelin olmuş peri kızlarından söz edilir. Eli bereketli çok becerikli peri kızları çok da güzel olarak bilinirler. Daha ziyade su kenarlarında yaşarlar ve su perisi olarak bilinirler. Bunların aileye girmeleri gibi çıkıp gitmeleri de esrarengizdir. Bunlar doğan çocukların varlığı da anlatılır.
Ayrıca, perili mağara, perilikale, perili kaya perili meşe, anlatımları ve yer adları da vardır. Halk bazen peri ile cin’i eş anlamda da kullanılır.
Peri padişahı olduğu gibi perili atlar da vardır.