YUSUF ile ZELİHA

MELEK ÖZLEM SEZER – RİVAYET EDİLEN ODUR Kİ…

Kervanlar kalktı gitti,
Yusuf kuyu köşesinde
Uyudu, uyandı, ah etti.

Necatigil

Nedense bana her kuyunun başında yapraktan çok gölge büyüten bir ağaç varmış gibi gelir. İki yapraklı bir ağaçtır bu. Yapraklardan biri göğün derinliğini yakalamaya çalışır. Diğeri ise aşağı eğilmiş, kuyunun kuzgun siyahî derinliğini ölçmek derdindedir.

Derinliği iki ters ucundan yakalamaya çalışan ağaçla kuyunun hüzünlü ilişkisinde; ağacın adı bana göre Zeliha’dır, kuyu ise Yusuf’tur en çok. O ki kuyunun dibine atılmış, kocaman gözlü çocuk ne ağaca bakar, ne yaprağa. Yıldızları hedef seçmiştir kendine, yıldızların parlaklığını… Kuyunun dibinde beklerken, giderek ne yıldızı, ne ayı, ne güneşi, onların efendiliğini ister. Ve bütün bunların alçakgönüllü bir sabrın maharetiyle bir gün
onun olacağını da bilir. Çünkü o seçilmiştir.

O Yusuf ki, erkek güzelliğinin, erdemin ve nefse hâkimiyetin simgesidir. Derler ki, dünyadaki güzellik yüz dirhemmiş, doksan dokuzu Yusuf’a bahşedilmiş, kalan bir dirhemcik de dünyadaki tüm insanlar arasında pay edilmiş. Demek ki bahşedilen güzelliğin cömertliği, sevgide ve kıskançlıkta da gösterecek kendini.

Kardeşler açısından bakıldığında, acı bir su gibidir evdeki sevgi. Yakup kayınpederinin Raşel deyip hileyle evlendirdiği Lea’dan olma on oğlundan çok, Lea’nın kardeşi Raşel’den olma Yusuf’u sever. Raşel’den olan ikinci oğlu da gönlünde özel bir yer edinir. Ama Yusuf hepsinden başkadır. Bir gece Yusuf rüyasında on bir yıldızın, güneşin ve ayın kendisine secde ettiğini görür. Yakup, bu simgeleri aile bireyleriyle özdeşleştirirken, bir gün peygamber olacağını sezdiği oğluna sevgisi daha da artar. Ki bu rüya, kıskançlık korkusuyla kardeşlerden saklanmalıdır. Oysa o kıskançlık, gök varlıklarının değil, asıl yoksun kalınan babanın gözlerindeki tek bir oğula sabitlenen ışıltıdan beslenmektedir. Baba her ne kadar gözde oğlunu bir an bile yanından ayırmak istemese de, on oğul onu yalvar yakar kandırıp Yusuf’u sürü otlatırken yanlarında götürür. Öldürmektir niyetleri elbet ama vicdanları cinayeti son anda engeller. Onu önce bir kuyuya atar, sonra da ölüme terk etmektense Mısır’a giden bir kafileye köle olarak satarlar. Bir başka rivayete göre de, Yusuf kuyuda kaderine terk edilmişken bulunur bu kafile tarafından. Kardeşler Yakup’a, Yusuf’u kurt yedi demiş, kanlı gömleğini getirmiştir. Yakup ağlaya ağlaya kör olur. Günleri Yusuf’un kanlı gömleğine sarılmakla geçer.

Yusuf ise Mısır’da maliye bakanı Aziz’e (Potifar’a) satılmıştır ve hem kişiliği, hem de güzelliğiyle yine gözdedir. Zaman geçer, çocuk büyür, güzelliği artık erkeksi bir yakıcılık alır. Aziz’in karısı Zeliha (Züleyha) da güzellikten yana seçilmişlerdendir ama o yalnızca Yusuf’un güzelliğine odaklanmıştır. Öyle ki dillere düşer, bir köleye olan aşkı da, ahlâkı da aşağılanır.

İşte Zeliha farklılığını ilk burada belli eder. Başını eğmez, inkâra yüz sürüp yüzünü silmez. Mısır’ın soylu kadınlarına eşsiz bir oyun oynayarak, bu yargılamayı kader ortaklığına dönüştürür. Evine topladığı kadınların önüne birer elma ve keskin bıçaklar koyar. Kadınlar tam elmalarını soyarken, kapının
önünden Yusuf geçer. Öyle yakışıklıdır ki, kadınlar heyecandan elma yerine parmaklarını doğrar. Zeliha bedduanın işlevini kullanmıştır burada: Ben ol da, öyle bak! Arzunun akılla alayla etmesini ve empatiyi, adalet duygusunu kıpırdatmaktır istediği…

Yalnızca Zeliha mı, Yusuf da arzunun dehşetini yaşamaktadır. Bir gün Zeliha’ya masaj yaparken, bacaklarına dokunmak tenini tutuşturur. Tevrat’ta bu olay, başkasının karısına göz dikmenin cezalarıyla birlikte öyle uzun uzadıya anlatılır ki, Yusuf’un arzusunun şiddeti bir alt metin olarak ahlâki yargılamadan daha inandırıcı biçimde göze çarpar. O Zeliha ki, ona bakan gözü yanan bir kömüre dönüştürecek cazibededir.

Nazan Bekiroğlu hoş bir hikâye katar, bu güzelliğin Mısır’daki yansımasına. Zeliha tahtırevanıyla çarşıdan geçerken; paçavralar içinde, soluk yüzlü bir dilenci muhafızları aşıp ona yanaşmak için kendini parçalar. Bu, Zeliha’nın aşkıyla meczupluğa düşmüş eski, yüksek rütbeli bir askerdir. Der ki:

– Zeliha eyy, bir sadaka bağışla!

Zeliha, peçesini açar ve onun güzel yüzünü belleğine alan meczup, gülümseyerek ayrılır oradan.

Zeliha öylesine derine işlemektedir ki, kendi ruhuna dokunmadaki cesareti erkeğin de kendi karanlık ruh odalarına bakmasını kaçınılmaz kılar. Yarattığı aşk, bütünlenme ve parçalanma duygusunu aynı anda yaşatır. O, en nefret edilen erdeme sahiptir; dürüstlüğe. Kararlı, boyun eğmez bir tutkuyla ruhundaki derinliği karşısındakine de yansıtır ve orada sıradan bir erkek için katlanılmaz korkular vardır.

Rivayet edilen odur ki, Yusuf bir gün sevişme isteğini reddettiği Zeliha’dan kaçarken gömleği yırtılır. Bu sırada kapının önünden geçmekte olan Aziz seslerini işitir. Zeliha, Yusuf’un kendisine tecavüz etmek istediğini iddia eder. Yusuf’sa gömleği önden yırtıldıysa Zeliha’nın doğru söylediğini, ama arkadan yırtıldıysa tam tersinin geçerli olduğunu söyler. Her ne kadar gömlek arkadan yırtılmışsa da, tartışma Yusuf’un yedi yıl zindana atılmasıyla son bulur.

Yusuf orada da yöneticilerin gözüne girmeyi ihmal etmeyerek mahkûmlar arasında özel bir yer edinir. Özellikle rüya yorumlama yeteneğiyle dikkat çeker ve bu, onun kurtuluşunu sağlar. Firavunun kimsenin yorumlayamadığı rüyasını yorumlamıştır. (Yedi semiz ineği yedi cılız inek yemekte, yedi yeşil başak da yedi kuru başak tarafından sarılmaktadır.) Yusuf, rüyanın yedi yıl bolluğun ardından gelecek yedi yıllık kıtlığa karşılık geldiğini bilir. Bundan sonra hikâye, Yusuf’un Firavun’un has adamı olmaya yükselişi, bolluk zamanı Mısır’ın ambarlarını dolduruşu, kıtlık zamanında da açlıktan kırılan diğer ülkeleri bu sayede dize getirerek gücünü katlaması ve bu gücü kârlı bir evlilikle birleştirmesiyle ilerler. (Nâzım Hikmet ‘Yusuf ile Menofis’ adlı oyununda emekçi Menofis aracılığıyla, tam bir kapitalist olarak resmettiği Yusuf’un ahlâkını sorgular.)

Zeliha ise aşkından hiç vazgeçmemiş, kimilerine göre dul kalmasının ardından tüm servetini Yusuf’tan haber verenlere bağışlayarak yoksul düşmüştür. Yusuf zindandayken gardiyana onu kamçılaması için para verdiği, böylece onun sesine ulaştığı da rivayet edilir. Derken devran döner, Zeliha’ya güzelliğini yitirmiş yoksul dul kimliği, Yusuf’a da Mısır’ın ikinci adamı olmak düşer. Ve hikâyeleri aşk tasarımına odaklanarak yeniden yeniden üretilir. Kimilerine göre, ‘acıyarak’ nikâhına alır onu Yusuf ve Allah da yaşlanmış olan Zeliha’ya eski güzelliğini bağışlar. Kimilerine göre de Zeliha aşkını saklı tutar ama Yusuf’la evlenmeyi reddeder. (Bu da kimi metinlerde güzelliğini yitirmiş olmasına bağlanır.)

İlginç olansa, hikâyenin sapa yollarının ilk planda unutulup onların büyük aşk denilen ikon üzerinden anılması ve reddetmekle yücelen Yusuf’un da karşılıklı aşk söylemine dâhil
edilmesidir. Zeliha aynı zamanda cinselliğin ve Havva’nın isyanının simgesi olan elmayla birlikte bir bıçak sunarken; yüzleşmeyi, empatinin adalet duygusuna katkısını, arzunun çıplaklığının kalıp düşüncelerde bir devinim, bir sarsıntı yaratmasını amaçlar. Aşkı için zenginlik, güvenlik ve itibarı yitirmeyi göze alır. Yusuf ise arzusuna karşı kaypaktır, iktidarı fazla önemser ve onaylanmayı ya da mazur görülmeyi hesaplar. Köleliğe isyan etmek yerine, sabırla kölelikten gözde olana yükselmek üzere davranır. O önce ailesi, sonra da Zeliha’nın iftirasıyla haksızlığa uğramış bir mazlumdur.

Nitekim dize getirme hikâyeleri, toplumun hoşuna gidecek rivayetlerle tekrarlanır. Masalın klasik öğesi olan iyi kalpli kahramanın, ailesinin ihanetini önce yüze vurup sonra bağışlaması ve onların bir tebaa olarak kendisine muhtaçlığı, yakarıcılığı onun için de geçerlidir. Kıtlık, kardeşlerini Mısır’a, artık bir hükümdar olan Yusuf’un ayağına getirir. Gerekli ahlâk dersi verildikten sonra da hem kardeşler, hem de Yusuf’un gömleğine yüz sürmekle gözleri açılan baba refaha kavuşur. Ancak ilginçtir ki, Yusuf babasının kendisine olan sevgisini bildiği ve ona ulaşma şansına çoktan erdiği halde, bu ıstırabı bir an önce dindirmek yerine, kardeşlerinin ayağına geleceği günü bekler. Kimi rivayetlere göre Zeliha’yla evlenmesi ise, aşkın alçakgönüllüğünden nasip almaz, yine bir lütuf olarak anlatılır.

Bu şiirlerde, çeşitli kaynaklardan derlenen hikâyeler bir zemin oluşturmakla birlikte; asıl amacım hikâyeye kadın tarafından bakmaktı. Bu nedenle de şiire Lacan’ın “dil erildir” söylemine atıflarla birlikte dilsiz köle gibi yeni öğeler eklendi. Ve itiraf etmeliyim ki, ilk başta -kuşkusuz toplumsal cinsiyet rollerine bakış nedeniyle üzerinde durulmayan- erkek güzelliği ve onun simgesi olan Yusuf, ilgimin odağındayken; gittikçe Zeliha’ya daha çok kapıldım. Onun fütursuzluğu, tutkusu, cesareti, ilk günah olan elmanın yanına bir bıçak koyarak söylediği…

Zeliha dilsizlik içinde çıldıran, aşkı bir isyanı ortaya koymanın ve kendi varlığına ulaşmanın aracı olarak gören, erkek güzelliğini yüceltirken kendi güzelliğinin mağduru olan bir kadını anlatmak için seçtiğim simge. Bana göre bu hikâye, toplumla ve kendimizle kurduğumuz ilişkisi açısından, en çok dikkat çeken öğesi olan “aşk”tan çok daha fazlasını içeriyor. Çünkü bunca yargılanan bir aşkta diretmek, bizi yargının merkezine de götürüyor. Ve elbet aşkın, insanın kendini keşfinin en bereketli yolu olduğu düşüncesini de saklı tutuyor.

Zeliha, onca elmanın yanına koyduğu bıçağı, zaten onlardan almamış mıydı?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s