KÖROĞLU – KIRK BİNLER

Haberi kimden alalım? Üstü cesetli filden alalım!
Köroğlu Bey, Arap Reyhan’ın cesedini file
yükleyip salıverdi.
Fil acıktığı yerde otlayıp, susadığı yerde su
içip, bir çok dağdan tepeden aşıp, bir çok menzil
yolları geçip -yol uzak da olsa sözün kısası iyidir—
Gürcüstan ülkesine geldi.
Durumu Leke Padişah’a haber verdiler:
– Hey yüce padişahım! Daha Önce Arap Rey
han’ı bindirip gönderdiğin fil geldi. Onun kısrağı,
devesi ve kendisi yok.
Padişah derhal kalenin kapısına çıkıp:
– Gidin, fili getirin! diye emir verdi.
Derhal fili getirdiler. Padişahın gözü filin üzerindeki
kaba düştü. O:
– Hey yalancı! Kendisi yolda avlanmak için
kalmış olmalı ki, bir kaba çeşitli şeyler yükleyip sa
lıvermiş, dedi.
Bu arada kabı baş aşağı silkeleyince onun
içinden yarımşar kulaç boyunda kol-bacak kemikleri
çıktı. Arap’m eti-yağı erimiş, yurduna sadece
kemikleri gelmişti.
O kemikleri gören padişah:
– Kendisi yolda avlanmak için kalmış, Köroğlu’nun
cesedini de yükleyip bırakıvcrmiş, her
gehalde.
Köroğlu’nun kemikleri de bunlar! dedi.
Padişah böylece vaktini hoşça geçirip tahtında
oturodursun…
Şimdi haberi kimden alalım? Arap Reyhan’ın
daha önce sofu olmuş olan ağabeyi Aman
Arap’tan alalım!
Aman Arap:
~ Allah’ım! Bu yalancı çok eylendi. Bunu hizmete
gönderen Leke Padişah idi, ondan bir haber alayım,
diye düşündü. Böylece günlerden bir gün Leke Padişah’ın
yanına gelip selâm vererek baş eğdi:
– Hey, yüce padişahım, bizim kardeşimizden
hiç haber-havadis gelmedi mi? deyip sordu.
Leke padişah:
– Aman Arap, senin kardeşin yolda av için kal
mış olmalı ki, henüz gelmedi. Kendisinden önce
Köroğlu’nun cesedini yükleyip göndermiş, dedi.
Aman Arap’m yüreğine bir endişe düşüp:
– Hani Köroğlu’nun cesedi? dedi.
– İşte! deyip önceki kemikleri Aman Arap’m
önüne getirip koydular. Aman Arap kemikleri alıp
kendi kemiği ile karşılaştırdı. Kendi kemikleriyle
denk geldi. O kemiği alıp:
– Hey, Leke padişah! Bundan Köroğlu’nun ce
sedi olmaz, bu bizim kardeşimizin cesedi, kar
deşimizin!…. Beyni yukarda, aklı kısa bir kardeşimiz
vardı. Onu aldatıp pohpohlayarak, güle güle git di
yerek Köroğlu’nun üstüne gönderip kanma gir
mişsin. Düş önüme, deyyus, düş dedim, düş! Eğer
düşmezsen, mırın kırın edersen, kaleni aktardönder
edip başına zindan ederim! Sofuluğu da
bir kenara atarız! devip ayakkabısını, meşini de
önüne atıp koyverdi.
Padişah:
– Hey Aman Arap, sen biraz sabret, bana fır
sat ver! Ben bu vakte kadar onu gönderip rahatça
yaşadım. Şimdi Hünkâr’a haber ederim. Hünkâr,
başkanlığında güç toplar, bir gidip bakarız, dedi.
Aman Arap gücüne güvenip: -Nasıl
gidersen git, düş önüme, dedi.
– Olur, deyip Leke padişah, Hünkâr’a mektup
yolladı. Hünkâr mektubu alıp okuyunca öfkelendi,
dört tarafa mektup yolladı. Ferman yollanan ül
kelerin adları: İsfahan, Nisbicahan, Azerbaycan,
Hırırovan, Nişabıır, Germiyan, Osmanlı, Tebriz,
Arabistan, Afgan ve Vcycnnam idi.
Hünkâr üç ayda ordu topladı. Toplanan ordunun
bini sihirbaz, bini büyücü, bini hazırbaş,
bini koruyucu idi. Bin top, bin tüfek, bin cezayirî1,
bin zenberek2, bir kaç bin sığ atlı, bir kaç bin
seçme, bir kaç bin yoz atlı idi. Bu ordu ile Hünkâr,
Çardaklı Çmtdıbiî’e akın etti.
KÖroğlu, Hünkâr’m ordu düzüp geleceğini
duymuş, Deli Mctcl ile Seytek Gırma’yı dağın geçitine nöbetçi bırakmış, kendisi meyhanesinde kırk
yiğitiyle birlikte sarhoş oladursun….
Hünkâr bu orduyla Çardaklı Çandıbil’in etrafına
gelip siper alıp mevzilendi. Kalabalık ordunun
atlarının ayağının tozundan çıkan pusduman
göklere yükseliyordu.
Ağayunus Peri ile Gülşirin Can köşkün üzerinde
oturmuşlardı. Ağayunus bu toz-dumanı görüp:
– Hey Gülşirin Can, var, ağana söyle! Onun
şarap içmesi, keyif sürmesi tükenmez, bu duman
yağmurun-selin dumanı değildir. Bu kalabalık bir
ordunun dumanıdır, dedi.
– Olur, diyerek Gülşirin meyhanenin kapısına
geldi ki, Köroğlu başta olmak üzere kırk yiğitin
hepsi sarhoş olmuş yatıyor. Gülşirin meyhanenin
kapısında durup üç beş kelime söz söylemek is
tedi:
Gökyüzünü kaplayıp geldi:
Beyler, bu ne duman oldu?
Gözüm kanlı yaşla doldu,
Beyler, bu ne duman oldu?
Bu dumana varılmadı,
Varıp haber sorulmadı,
Üstümüzden ayrılmadı,
Eller, bu ne duman oldu?
Bu dumanın aslı vardır,
Yanında bir dostu vardır,
Yalnızlığıma kastı vardır,
Beyler, bu ne duman
oldu?
Duman çevrildi başımdan,
Medet diksem pirimden,
Ağa can, kalk yerinden,
Ağa, bu ne duman oldu?
Gülşirin der bu gazeli,
Bcllİ kadere yazılan, Bu
eziyete nasıl dayanalım?
Eller, bu ne duman oldu?
Gülşirin’in sözleri onların hiç birisinin kulağına
gelmedi. Kadeh sunduğu için Övcz’in kulağına azıcık
gelmişti. Bu sözler Ovez’in kulağına gelince kalkıp
dışarı çıktı.
– Hey Gülşirin! No diyorsun?
– Övez, toz-duman göklere çıkıyor, düşman
mı geldi acaba diyorum.
Övez şarabın sarhoşluğuyla: “Gel, hemen
ağama söylemeyeyim de, kendim bir haber alıp
döneyim” dedi. Yürüyüp seyishaneye geldi. Karşısına
Köroğlu’nun Kırat’ı çıktı. Övez, Kırat’a binerek
yalnız başına çıkıp gilti.
Deli Metel ile Seytek Gırma da düşmanın aşağısını
yukarısını görüp anlamış, kaleye doğru atlarını
kamçılayıp geliyorlardı. Baktılar ki; Övcz,
Kırat’ı almış koşturup geliyor. İslık çaldılar, duymadı;
kovaladılar, yetişemediler. Şimdilik Övez’in
sözü biraz sonraya kahversin.
Deli Metel at terletip meyhanenin kapışma
geldi. Baktı ki, Köroğlu başta, kırk yiğitin lıcpsi yatıyor.
Deli Mctcl at üstünde dizgini eyerin ucuna
bağlayıp sazını eline aldı, üç beş kelime söz söylemek
İstedi:
A tlamp, beylerim serden geçelim,
Hem Bağdat’tan, hem Basra’dan gelen var!
Bİr kâse şarabı verirsen içelim,
Hem Bağdat’tan, hem Tahran’dan gelen var!
Hünkâr topunu bize doğru atmıştır,
Çandıbel’in çevresini tutmuştur, Düşmanlar
mest olup haddini aşmıştır, Hem Bağdat’tan,
hem Tahran’dan gelen var!
Kmllı-yeşilli çadır kuruldu,
Temaşada altın tabak vuruldu,
Balı Beğ’in ak otağı görüldü.
Hem Tahran’dan, hem Bağdat’tan gelen var!
Deli Metel bilmez askerin sayısını,
Bağlayıp alırlar Övez’in canım Mızrak
vurup dökün kızıl kanım, İsfahan’dan da
Hünkâr’dan gelen var!
Deli Metel’in “Bağlayıp alırlar Övez’in canını”
şeklindeki acıklı sesi KÖroğlu’nun kulağına geldi. O
kalkıp dışarı çıktı, baktı ki, Deli Metel at terletip duruyor.
– Hey Deli Metel! İyi haber mi?
-Köroğlu Ağa, iyiliğini-kötüîüğünü bilmem.
Düşmanlar gelip kondu. Çerde-çöpte sayı var, onlarda
sayı yok. Övez de Kırat’a binip o tarafa gitti.
“Övez de Kırat’a binip gitti” dedikten sonra
KÖroğlu’nun aklı, fikri; kuvveti, dermanı kesilir gibi
oldu. Böylece yiğitler de kalktılar.
Köroğlu:
– Hey yiğitler! Çay, sigara hazırlayın, dedi. Yi
ğitler derhal çay, sigara hazırladılar.
Köroğlu çay ve sigara içince:
“Şu düşmanların kaleye geldiğini gözüm görmesin.
Ben burada övez’i ya alayım, ya da öleyim!”
diye düşünürken değirmenden semerli bir
beygiri sürerek bir oğlan geldi. Köroğlu:
– Hey çocuk, in yere! diyerek onu beygirden
indirdi. Başında külah, sırtında incecik bir gömlek,
ayağı yalm şekilde semerli beygirin üzerine atlayıp
bindi. Yerde de bir çamur kazması yatmaktaydı,
onu da eline alıp:
– Ben bu hâlde dolaşıp döneyim. Siz kalede
durun! diyerek Köroğlu semerli beygire bindi, kaz
mayı sırtına atıp gitti.
Şimdi haberi Hünkâr’dan alalım!
O gelip çadırlarını dikmiş, yükünü-eşyasını indirmiş,
gönlünü sadece bu işe vermişti. Onun
Hasan Han Padişah denilen bir kahramanı vardı.
Onu beş yüz atlısıyla birlikte “Beri yandan, öte
yandan haber al; dinle; uykuda mı, uyanık mı; yağmaya,
soyguna, ava gitmiş nü, ne hâlde olduğunu
öğrenip gel” diye Köroğlu’nun kalesine yolladı.
Bunlar da korka korka geliyordu. Baktılar ki,
kaleden bir beygirli çıkmış, acele acele geliyor.
Onlar: “Bize kolayca haber verir, bizim yanımıza
gelse bari. Bundan haber alırız” diyerek saf halinde
durdular. Ancak, Köroğlu beygirini sürüp
aşağıya doğru giderek bunları görmedi.
Hasan Han bir atlısına:
– Git, şunu tut getir, ondan bir haber alalım!
diye buyurdu. Gönderdiği atlı Köroğlu’nun pe
şinden yetişti, onu beri tarafa alıp döndü.
Köroğlu, Hasan Han Fadişah’ın karşısında
selâm verip durdu. Hasan Han Padişah:
– Ey güzel yiğit, sen kimsin? dedi.
– Ben Köroğlu’nun oğluyum, efendim.
-Oğlu isen bu tarafta ne arıyorsun?
– Şu dağın üstünde susuz ekilmiş ekin vardı,
yağmur yağdı mı, sel geldi mi, toz-duman çok gö
rünüyor, ona bakmaya gidiyorum.
– Don geriye, yoksa kelleni alırlar!
– Ya, ne? Alınıp götürülecek kadar gibi tarlada
yatan kelle1 var mı?
– Bu duman yağmurun, seli dumanı değil.
Hünkâr’m komutasında ordu geldi. Bu, onun du
manı….
Köroğlu:
– Kendi gözümle görmezsem inanmam, efen
dim! deyip beygirini tekmeleyip gitti.
Hasan Han tekrar bir atlısına buyurdu: –
Yetiş, alıp getir onu!
Çevik bir atlı kovalayıp yetişti. Köroğlu’yu tekrar
alıp döndü.
– Hey deli! Gözünle görmüş gibi inan buna!
– Kendi gözümle göreyim efendim, koyver
beni!
– Kendi gözünle sonra da görsen olur. Haydi
söyle, Köroğlu Ağa’n evde mi?
– Evde.
– O, bu günlerde ne işler yapıyor?
– Köroğlu Ağa’mi altı aydan beri sıtma tut
muş. Ben buraya gelirken sevgilisi onun ağzına pa
mukla su damlatıp duruyordu.
“Köroğlu hasta” dedikten sonra Hasan Han
Padişah gamsız-kaygısız, maksadına ermiş hâlde
atlılarına:
– Hey yiğitler, çay-sigara hazırlayın. Köroğlu
hasta ise üzülmeyin, kaygısız olun! dedi, sonra Köroğlu’ya
dönüp:
– Sen Köroğlu’nun oğluysan, aslın ne
redensin?
– Aslım Azerbaycanlıdır, efendim!
Bir çoğunun kendisi Azerbaycanlı, bir çoğunun
anası Azerbaycanlı, bununla gerçek dayıyeğen
çıktılar… Bunlar dayılarım, yeğenlerini görünce
kucaklaşıp öpüşmüşler. Onlar bir öpse Köroğlu
şapır-şupur iki defa öpmüş, hilekâr!…
Köroğlu şöyle dedi:
– İki günden beri gözüm seyriyordu. Sizleri
görecekmişim, demek ki!
– Azerbaycanlı, sen bu tarafa gideceğini diye
ısrar edip durma. Seni tanıyan var, tanımayan var,
birisi öldürmesin. Sana buraya gelen orduyu gö
zünle görmüş gibi haber verelim. Hz. Ali’nin hakkı
için inan!
Köroğlu:
– Hz. Ali’yi ortaya koydun, inandık efendim!
dedi.
Hasan Han’ın yanında aşığı vardı. O, ona:
– Buna, gelen orduyu haber ver! dedi.
Âşık sazını elini alıp gelen orduyu haber vererek
bir söz söylemek istedi:
Damgan’dan, Bossan’dan, Şirvan, Halep’ten,
Gör sen şimdi, açık açık gelmiştir, Kırk bini
fermanlıdır dört taraftan, Knk bin de demir
elbiseli gelmiştir.
Kırk bini baş kesici, kırk bini darga1
Kırk bini mirzadır2, bindikleri rahvan,
Kırk bini insafsızdır, gelirler zulme,
Kırk bbı de şcrbetli-hallı gelmiştir
Kırk bini dişi, kırk bini erkek develi,
Kırk bini bey oğlu, beli. kemerli,
Kırk bini ustadır, eli hünerli,
Kırk bin de seçkin okatıcı gelmiştir.
Kırk bini bahadır, yürürler ize,
Kırk bini bahadır, saplarlar göze,
Kırk binini görsen bindikleri başka,
Kırk bini de atlı, fiili gelmiştir.
Kırk bini bahadır savaşa hazır,
Kırk bini sihirbaz, kırk bini hilekâr,
Kırk bini sarhoştur, kırk bini akıllı,
Kırk bin de zulüm edici gelmiştir.
Kırk bini ateşçi, ateşler gezdirir,
Kırk bini sihirbaz, adamı şaşırtır,
Kırk bini ırgattır, kaleyi yıkar,
Kırk bin de eli kürekli gelmiştir.
Kırk binini seçip getirdim mertten,
Kırk bini başını kurtaramaz dertten,
Kırk bini Kaçar’dır, kırk bini Kürt’ten,
Kırk bin de dost gönüllü gelmiştir.
Kırk bini fermana, varırlar baca1
Kırk bini derviş, giderler Hacca
Kırk biniseyy’tddir, kırk bini hoca,
Kırk bin de ağa yollu2 gelmiştir.
Kırk bini aşçıdır, altın tabaklı,
Kırk bini delikanlıdır, badem gözlü,
Kırk bini Kürt oğlu, ağzı kapaklı,
Kırk bin de burnu kıllı gelmiştir.
Bağdat’tan gün doğup çıksa gökyüzüne,
Tebriz’de kurulur mahşer kalabalığı,
Hasan Han der, böyle dönerse felek,
Kırk bin şahlar, besbelli gelmiştir.
Hasan Han’ın âşığı sözlerinin sonunda padişahın
adını söyledi. Köroğlu şöyle dedi:
– Vay yalancı vay! Kırk bin, kırk bin…. So
nuncusunu söyleyene kadar hepsi aklımdan çıktı.
– Ağan okur-yazar mıdır?
– Ağam yedi yıl olmuş, hakkıyla bilgi almıştır.
Gözüne yazı ilişse yeter.
Hasan Han’ın yanında divan mollası vardı. O,
bu mollaya:
– Bu türküyü yazıp eline ver! diye buyurdu.
Divan mollası da bir kâğıda yazıp eline verdi.
Hasan Han Köroğlu’ya:
– Hey Azerbaycanlı, bunu yattığı yerde ağanın
gözüne tut. Mektubu okuyup bu kadar ordunun
geldiğini anlasın, korkusundan kalan yarım canı da
çıksın! dedi.
Köroğlu:
– Olur, efendim, deyip kâğıdı külahının te
pesine ktstınp giydi.
Hasan Han:
– Ey Azerbaycanlı, sen Köroğlu’nun oğluyum
diyorsun. Sen onun aşçısı mı, deve çobanı mı, dizgincisi
mi, ayak yıkayıcısı mı, sucusu musun, va
zifen ne? dedi.
– Efendim; ayak yıkayıcısına, sucuya ilişme, biz
Köroğlu’nun dizgincisiyiz.
– Ustalık isteyen işin varmış, savaşa gidince
birlikte gider misin?
– Savaşa çıkınca yelesini koruyup gelen oğ
luyum.
– Köroğlu’nun “İt döğüşü” adlı bir döğüşü var
mış. “Vellemşaha” adında bir oyunu varmış, Sen
onları biliyor musun?
– Biliyorum, efendim!
– “İt döğüşü”nü de biliyor musun?
– Evet, “İt döğüşü”nü de önceden öğrenip bel
lemiştim.
– Köroğlu Ağa’n Kirat’ına binince, savaşa gi
deceği zaman deve gibi kükreyip türkü söylermiş,
son onu biliyor musun?
– Onu da biliyorum, efendim!
– Vay! Hilekârm eşi dengi yokmuş demek ki!
Azerbaycanlı, ağanın türkülerinden bir türkü
söyle. Biz de senin Köroğlu’nun dizgincisi ol
duğuna inanalım!
– Olur efendim! Köroğlu savaşa gideceği
zaman işte bu türküyü söyler efendim! diyerek bir
türkü söylemek için sazını eline aldı:
Ben sana ne dedim, Hasan Han Padişah ?
Şimdi sana doğru sözlerim vardır!
Atım uğratma kayalara, taşlara,
Benim at İşlemez yerlerim vardır!
Eğri değildir, sana doğrudur sözüm,
Düşmanı görünce açılır gözüm,
Eğer atım tökezleyip yıkılsa özüm,
Üstümde nâra atan aslanlarını vardır.
Ben sana ne dedim; kötü saydın bizi,
Çıkarım çöllere, avlanırım düzde,
Övez’e ulaşınca kırarım sizi,
Kerbelâ çölü gibi çöllerim vardır!
Yiğitlerim vardır, pusuda bekler,
Kartal kanatlı, arslan yürekli,
Başı turna telli, samur börklü,
Sırtı kalkanh koçlarım vardır!
Köroğlu Beğ, adım aleme destan,
Kırat’ım meydanda deve gibi mestan,
Heybetimden titrer bütün Gürcüstan,
Tekclİ-Türknıenti illerim vardır.
Bu sözleri söyledikten sonra Hasan Han,
Kö-roğlu’ya:
– Bak, Azerbaycanlı, ağasının türküsünü söyleycbiliyormuş
demek ki! Haydi, bizlere ağanın “it
döğüşü” ve “Vellemşaha” oyunlarını da göster! dedi.
Köroğlu:
– Efendini, bütün oyunları-scyirleri öğretip
göstersek bile bu “itdöğüşü”nü bırakalım! dedi.
– O ne için?
– Bu çok uzun süren bir doğuştur efendim, or
duya telâş düşer, duramazlar.
Hasan Han Padişah ise:
– Hayır, yok, dururlar, dedi.
– Efendim, önemli bir şey değil, bunu bı
rakalım!
Köroğlu “bırakalım” diye çok ısrar ettikten
sonra Hasan Han kendi atlılarına:
– Hey yiğitler! Köroğlu’nun “İt döğüşü” ve
“Vellemşaha”smı görseniz ve öğrenseniz, her bi
riniz şimdiye kadar çoluk-çocuğunuzu satıp ve
recektiniz. İşte Azerbaycanlı, kendi soydaşımız, kar
deşimiz bir vesileyle karşımıza çıkmıştır. Bir kuruş
çıkardığınız yok, Allah rızası için mi öğretecek? Bu
öğretmek için gezip dolaşırken biriniz bunun yü
züne bakarsanız, kellenizi alırım! diyerek kılıcım kı
nından sıyırdı, önüne yatay biçimde koydu.
Hüküm güçlü olduğu için başka tarafa bakan
kimse olmadı. Orduya su serpilmiş gibi oldu.
Köroğlu:
– Efendim, gerçekten istediğinizi şimdi an
ladım, dedi.
Köroğlu ortaya çıkıp güreş tutacak adam gibi
bileğini çemredi, iki eteğini beline doladı. Daha önceki
kazma da elinde… Bu kazma yedi yıl yerde
durmuş, yerin suyunu çeken kazmanın sapının
uzunluğu yarım kulaç, yüzü ateş gibiydi. O:
– Efendim, “it döğüşü” şimdilik sonraya kalsın.
İlk olarak “Vellemşaha” denilen oyunu gös
tereyim, diyerek kazmanın sapını ucundan tutup
ordunun içine daldı, vurup öteye çıktı. Kazma ne
reye değdiyse orayı aynen alıp gitti. Sonra öbür
uca çıkarak beri tarafa döndü. Daha sonra o:
– İşte efendim! “Vellcmşaha”sı bu! Ağamın
“Aylantabak/DÖntabak” adlı bir oyunu daha var,
onu da göstereyim, diyerek kazmanın sapını ucun
dan tutup gözünü yumdu, fırlanarak donuverdi.
Yarısının alnına değdi, bazısının gövdesi yerinde
duruyor, fakat kellesi koparılıp atıhvermiş kabak
gibi yerde yatıyordu.
Hasan Han Padişah baktı ki, “Azerbaycanlı”
orada o, burada bu diyerek ordusunu kırıp geçiriyor.
Hasan Han Padişah:
– Hey, oyunun da batsın seyirin de! Yakalayın
hilekârı! dedi.
Yakalayın demekle Köroğlu yakalanacak mı?
Kendini kenara çekti. Baktı ki, mısır tarlasında
Hasan Han Padişah’m atı bağlanmış duruyor.
“Bundan iyisi olmasa gerek” diyerek Köroğlu ata
doğru yürüdü. Atın ipini bıçakla kesip üstüne atlayıp
bindi.
“Atlan ha, atlan!”, “Peşinden koş ha, koş!” oluverdiler,
bir gürültü, velvele koptu. “Köroğlu kaleye doğru kaçar mı ki?” dediler. Köroğlu onların
dediğini yapmadı. Güney batı tarafında bir dağ
vardı, oraya doğru atının dizginini koyuverdi.
Atlanıp Köroğlu’nun peşinden kovalamaya
başladılar. Çoğalıp yetişseler kaçıp gider, bir-iki
olup yetişseler dönerek kazma ile yıkıp düşürür.
“İt döğüşü” yaparak gider, bazen kaçar, bazen de
o kovup kaçırır, tam “it döğüşü” işte! Birer birer
hâlledip geliyor.
Hasan Han Padişah:
– “Oyuncu yenildiğini bilirse iyi” denilmiş,
oysa ben ne yapıyorum, diyerek ordunun önüne
geçip dağın vadisi boyunca kaçmaya başladı. Köroğlu’na
gerekli olan da buydu!
Dar vadide ordu birbirinin önüne düşebilir
mi? Girdi bir ucundan; vur, yık, sapla, çevir, öldür,
batır, bas!
Köroğlu orduyu kırıp Hasan Han Padişah’ı
birden altına aldı, yüzüne bakarak:
– “İt döğüşü”nü öğrendin mi efendim, diye sordu.
-Öğrendim.
– Eksiğin noksanın kaldı mı?
– Asla asla, hiç bir şey kalmadı!…
Hasan Han korkusundan civa gibi titreyip
kamış gibi sallanıp duruyordu.
Köroğlu kendi içinden şöyle dedi: “Bunu gözünün
ateşi alınmış gibi edeyim hele” diyerek kesesinden
keskin çakısını çıkarıp daha önce ölenlerin
kulağını, burnunu kesip bir torbaya attı, kesip kesip
torbaya attı. Bir at torbasına sığmadı, tekrar bir at
torbasına depip doldurdu. Herkesin bildiği iri palovkedi1
gibi kulaklar, burunlar…. Burunlardan iki at
torbası doldurduktan sonra Hasan Han Padişah’ın
da kulağım, burnunu alıp torbaya attı. Atından indirdi,
kendisinin binip geldiği beygire bindirdi, beygirin
karnının altından çekerek ayaklarını bağladı,
elini de arkasına bağladı. İki at torbasının da bağını
birleştirerek beygirin sağrısına sağlamca tutturdu.
Beygiri daha önceki patika yola sokup gürzüyle sağrısına
beş altı defa vurdu. Dağın vadisinde devamlı
ot taşımaya alışmış olan beygir bunu alıp gitti.
Ordunun yan tarafına vardı. Bunu gören gülüştü,
gören gülüştü, başı boş olarak Hünkâr’ın karşısına
varıp tam meydanda duruverdi. Hünkâr:
– Hey hilekâr! Selâm yok, cevap yok, haberini
ver, dedi.
– Zehiri ver, marazı ver, sana haber gerekir mi,
haberi halimden alamaz mısın? Köroğlu’nun bir
oğlu beş yüz atlıyı kırıp geçirdi, işte sana gerekli
olan haber bu!
– Vay çocuklarına kadar savaş talimini Öğ
renmişler demek ki! dedi. Bu kalabalık ordu kork
maya başlamıştı. Hünkâr şöyle dedi:
– Öyle olsa bile bu kadar ağır orduda bunca
zayiat olur mu? Bu iyi bir komutammdır, kendisi
ölmeden sağ salim gelmiş. Bunun kulağını, bur
nunu yerine koyun, dedi. Padişah hekimlerini top
layıp emir verdi. Hekimler toplanarak:
– Kulak şöyle dursun, efendim. Önce burnunu
yerleştirelim, dediler. Burnunun yerine tutkal sü
rerek burnunu yerleştirdiler. Bazısı iki parmak, ba
zısı da üç parmak eksik kalıyordu. Hasan han Pa
dişah şöyle dedi:
– Hey hilckârlar! Koyup çıkarıp benim canımı
aldınız, şu kara torbayı silkeleyin, benim burnum
onun içindedir, diye bağırdı.
Kara torbayı silkelediler, şak diye bir burun
düştü, aynı ahmak gibi….”Eğer olursa bu olur” diyerek
getirip yerleştiler, ancak bu da biraz uzunca
geldi. Bunun için biraz sallantıya müsait idi.
Bu söz burada dursun, şimdi haberi kimden
alalım? Köroğlu’ndan alalım!
Köroğlu beş yüz at ile silahları ganimet olarak
alıp kaleye döndü.
“İnşallah, Önü geldi, sonu da gelir!” diyerek kalesine
gelip yeniden beş yüz atlı adam aldı. Bu at
ve silahları da öncekilere verdi.
Adamları:
– Bu at ve silahları niçin bize veriyorsun?
deyip sordular.
Köroğlu:
– Yiğitler, bu ordu beş günde, on günde dönüp
gidecek orduya benzemiyor. Sizi bir süre savaşa
alıp çıkacağım, onun için bunları veriyorum, dedi.
O zaman yiğitler:
– Hey ağam, savaş dediğin şeyi biz görmedik,
bizlere savaş talimi yaptırıp, bir şeyler söyle, tüfek
ve kılıç hakkında biigi ver. Gittiğimizde kendi si
lahımız kendimize düşman olmasın, dediler.
Köroğlu:
– Tamam, olur! deyip bunlara dönerek üç beş
kelime söz söylemek istedi:
Atlar der, ben zıplarım,
Süngü der, ben sökerim
Fışkırtıp kanlar dökerim,
Atım çevik olan çağda.
Tüfek der, sesim yaman,
Değdiğim-dcğmediğim pişman,
Değersem vermem aman,
Fitilime ateş değen çağda.
Kılıç der, ben alırım,
Parlayıp havadan gelirsem
Düşmanı ikiye bölerim
Ala polat olan çağda.
Yay der, belimi eğerim,
Ok der, durmaz değerim,
Zırh derisini sökerim,
Kolda kuvvet olan çağda.
Kalkan der, ben âlâyım,
Yolunu bilmeze belâyım,
Koç yiğide ben kaleyim
Serpip serpip alan çağda.
Topuz der, benim işim.
On iki parçadır başım,
Miğfer ile savaşım,
Tam tepeden inen çağda.
Bıçak der, ben de silahım,
Kuşak altında dururum,
Tam yerinde ben gereğim,
Kucak kucağa gelen çağda.
Balta der, ben hastayım,
Namert elinde aşağıyım,
Vurup yıkmada ustayım,
Kalabalık topluluk olan çağda.
Yumruk der, ben küçüğüm,
Daima yanında gideyim,
Çekip yafasını yırtayım,
Kavga-âöğüş olan çağda.
Köroğlu der, ya Cabbar,
Şahmerdan, ol meâedkâr,
Koç yiğide hepsi gerek,
Pirden himmet olan çağda.
Köroğlu bu sözleri söyledikten sonra yiğitler:
– Ey ağa! Savaş dediğin bu ise bu söy
lediklerini beynimize iyice yerleştirdik, ne zaman
savaşa gidersen biz de hazırız! dediler.
O zaman Köroğlu:
– Yok yiğitlerim, siz şimdilik kalede durun, ge
rektiğinde ben size haber veririm! dedi. Yiğitler da
ğılıp herkes evine döndü.
Ondan sonra Köroğlu, kendi kırk yiğidi ile
sohbet etti.
– Hey yiğitlerim, bu ordu bugün yarm gideceğe
benzemiyor. Bizim bu konuyu düşünmemiz, bütün
Türkmen ellerine, uluslarına haber vermemiz
gerek, deyip bir söz söylemek istedi:
Şu ak dağdan, kara dağdan,
Kırk bin yiğit, koşan gelsin
. Bir birine gönül veren,
Canı cana katan gelsin.
Çandıbel’de çektim zan,
Beraber namusu ân, Şu
Yemreli’nin serdârı, Sapa
oğlu Çakan gelsin.
Her mecliste ulu adı,
Aslını dersem asilzade,
Yıldız Baha’nın zürriyeti,
Okunu doğru atan gelsin.
Ceylanları gezer düzde.
Bağrışır develer bozkırda,
Yılkılar yayılır yaylada,
On bin evli yatan gelsin.
Bu gün başım esir olmuş,
İşim ağlayıp sızlamak olmuş,
Ar-namusu var olan,
Çardaklarını çatan gelsin.
Keser kılıç dağı,, zırhı,
Yeşil süngüsü parıltılı,
El içinde adlı sanlı,
Teke Beği Zaman gelsin!
Yedi veli ile karşılaşan,
Düşman ile kılıçlaşan
O tuz yaşına merdiven dayayan,
Salır Kazan Sultan gelsin.
At salıp gezer her yanda,
Ben olsam hepsine köle,
Şu Göklen’de, şu Balkan’da
, Bir nefer ansızın gelsin.
Seyir ettim Çandıbel’imi,
On dört yaşımda tuttu elimi
Köroğhı der, kötüdür halim,
Kırk bin evli Türkmen gelsin.
Köroğlu bu sözlerini bitirdikten sonra onları
yazıya geçirtip ellerine vererek dört tarafa haberci
yolladı. Sapar Köse başkanlığındaki kırk yiğidini
yanma alıp Övcz’in gittiği yere doğru yürüdüler.
Köroğlu, övez’i ve Kırat’ı hatırlayıp üzüldü. O
zaman Sapar Köse, KÖroğlu’na:
– Sen üzülürsen, yiğitlerim de üzülür. Böyle ya
parak gelme de, türkü söyleyerek gel! diyerek na
sihat verdi.
Köroğlu:
– Senin dediğin olsun, Köse! deyip dağın üze
rinde giderken övez’i ve Kırat’ı hatırlayıp üç beş
kelime söz diyecek oldu:
Koca dağların başında,
Yaz bir yanar kış bir yana,
Titreşir ağzımın içinde,
Dil bir yana, diş bir yana.
Koca dağdan yollar aşmış,
Yaz olunca çaylar taşmış,
Övez candan ayrı düşmüş,
Baş bir yana, leş bir yana.
Ah çektim, belim büküldü,
Direğim arşa çekildi,
Gözümden yaşım döküldü
Sel bir yana, yaş bir yana.
Köroğîu der, ne edelim ?
Baş alıp nereye gidelim ?
Övez’e yardım edelim,
Dört bir yana, beş bir yana.
Bu sözleri söyleyerek sürüp gidiverdilcr.
Şimdi haberi kimden alalım? Övez’den alalım!
Övez bu yana doğru varınca ordunun bir kenarında
durdu. Bu ordunun içinde Kerem Sultan
adlı birisi vardı. Lâkabına Kerem Deli derdiler.
Övez, buna rast geldi. Övezi yabancı görerek birden
dizgininden tuttu.
-Hey, güzel yiğit, sen kimsin?
– Ben Köroğlu’nun Övez denen dostuyum!
– Vay! Senin Övez diyen diline kurban olayım.
Bizim ihtiyacımız olan adammışsm! Yürü, seni
Hünkâr’m karşısına götüreyim!
Bir yerde savaşıp da yakalayıp getirmiş kişi
gibi gözünü göğe kaldırdı. Bir iki tarafını ata vurdurarak
çıkıp geldi.
Kerem Deli:
– İşte Padişah’ım efendim! Ben Köroğlu’nun
Övez adlı dostunu tutup getirdim! Hizmetinizi
gördürün! dedi.
Hünkâr “Bir padişahta kırk kişinin aklı olur”
dedikleri gibi:
– Hey Kerem Sultan! Bu oğlanı sen ge
tirmemişsin, bu oğlan şarabın sarhoşluğuyla gel
miş. Çay-sigara verin, kendine gelip ayılsın. Ondan
sonra buna sorular soralım! dedi.
övez’e çay-sigara verdiler. Övez çay ve sigara içti,
ayıldı, kendine geldi, silkinip oturdu. Padişah:
-Oğlan kendine geldin mi? dedi.
– Geldim, efendim!
– Köroğlu’nun Övez adlı dostu sen misin?
– Evet, efendim, benim.
– Eğer sensen, ey oğul! İyi ki gelmişsin, ağana
elçi, haberci olarak seni göndersek gider misin?
– İzin verirseniz gideriz efendim!
– Sana izin verip gönderelim. Ağandan pek çok
isteklerimiz var. Bu dileklerimizi yerine getirirse
ağanla barış yaparız, dost olup döneriz. Dileklerimizi
yerine getirmezse ağanı kalesinde çürütürüz. Elli yıl
lık tüketim malzemesi mi getirdi bu yere?
– Dileğini söyle, işitelim!
– Dileğimi söylüyorum. Ağan sırma kılıcını
versin. Ağayunus adlı sevgilisini versin. Kıratını
versin. Leke Padişah’m kızı Gülruh’u versin. Elli yıl
lık vergisini versin.
– Efendim, dileğiniz bu ise ben gidemem,
ağama varıp söyleyemem!
– Yâ, o ne için?
– Köroğlu ağam öfkelidir, sinirli adamdır.
Gidip “Atını ver, kılıcını ver, karını ver!” dersem ağ
zımdan çıkar çıkmaz beni öldürür, gelip seni de öl
dürür, efendim!
– Bu oğlan tam ters imiş, yakalayın, bağlayın!
övez’in elini ayağını bağlayıp çadırın direğine sa
rarak bağladılar.
Övez geldikten sonra ordu: “Bunu kim yakaladı,
banu kim yakaladı?” diye birbirine sormaya
başladı. Kerem Deli:
– Bizden başka kim yakalayabilir, bunu biz ya
kaladık dedi.
– Sen ne yapıp yakaladın?
– Hey yiğitler! Bizimle dalga geçmeye gel
mişsiniz, biz hâlâ gücümüzü göstermedik. Bu at
KÖroğlu’nun mecnun, deli denen Kırat’ı imiş.
Hünkâr bize bu atı bağışladı. Bunun üstüne binsek
varıp kalesinden boynuna ip bağlayarak Kö
roğlu’nu getiririz!
Hünkâr:
– Kerem Sultan! Elinden bir iş geliyorsa git,
Kırat’ı sana bağışladık! dedi.
Kerim Deli çıkıp geldi, kendi atından indi, atlayıp
Kırat’ın üstüne bindi. Hünkâr Padişah gülüp:
– Hey Kerem Sultan! Bunun üstüne Kerem
Deli olarak mı, yoksa Köroğlu olarak mı bindin?
dedi.
Kerem:
– Efendim, Kırat’ın üstüne binen adam Köroğlu’dur.
Köroğlu olarak bindik, dedi.
O zaman Hünkâr:
– Eğer Köroğlu olarak bindiysen, Köroğlu
bunun üstüne binince savaşa gideceği zaman
deve gibi mest olup şiir söylermiş. Hadi Köroğlu
olduysan bir şiir de sen söyle! dedi.
Kerem Deli:
– Tamam, olur efendim! deyip Kırat’ın üs
tünde, sazı elinde beş kelime söz söylesin bakalım:
İlgar edip bu meydanda gezerim,
Ne diye, döğüşmeyc bırakmazsınız beyler?
Çimdi varsam Çandıbel’i bozarım,
Ne diye, döğüşmeye bırakmazsınız beyler?
İlgar ettim bu meydanım benimdir,
Han Övez’im, Gülşirin’im benimdir,
Ağayunus, Şah Sultanım benimdir,
Ne diye döğüşmeye bırakmazsınız beyler?
At koşturup şu meydanda gezelim,
Övt^ ile şeker şerbet ezelim,
Şimdi va,ıpkalesini bozalım,
Ne diye döğüşmeye bırakmazsınız beyler?
Ağa beyler haberimi soruşur,
Savaşa girince bir bir danışır,
Kerem Sultan, bize Kırat yaraşır,
Ne diye döğüşmeye bırakmazsınız beyler!
Bu sözü söyledikten sonra padişah ona:
– Dövüşeccksen kim bırakmıyor seni? Köroğlu’nun
üstüne gitmeye kendin korkuyorsun, ya
lancı! dedi.
Kerem Deli:
– Ne için efendim? deyip atın karnına bir
vurdu. Kırat eğilip yukarı fırlattı. Atın darbesiyle
onun ensesi Kırat’ın sırtına çarpıp düştü.
Kerem Sultan:
– Vay yiğitler! Bu atın huyu kötüymüş. Bana
bir halat verin, halat! dedi.
Kerem Deli’ye uzun bir ip alıp verdiler. Bu ipi
Kırat’ın boynuna attı, sağlam şekilde beline bağladı.
Akılsız adamı herkes bilir, herkes bir tavsiye
verip duruyor. Birisi bu taraftan çıkarak:
– Hey Kerem Sultan, arka üstüne düşmeyecek
şekilde tedbir aldın, bu şekilde at sürecek olursan
bir tökezlerse başından aşıp ölüp gidersin sonra,
dedi. Yine bir başkası da bir şey dedi.
Kırat’a kayış bağlayıp getirip Kerem Deli’nin
beline de bağladılar. Yine birisi çıkıp:
– Kerem Sultan, iîeri-gerî yıkılmaz şekilde
oldun. At kaçıp gitse, Önünden bir bağırtı gelse, tö
kezleyip düşse, eyerden fırlayıp başın taşa çarpar,
ölürsün, dedi.
Yine birisi ip alıp atın karnının altından çekip
Kerem Deli’nin ayağından bağladı. Başka birisi:
– Hey Kerem Sultan, at başını alıp kaçıp gitse
sen dizgini mi çekeceksin, yoksa elindeki mızrağı
mı tutacaksın? dedi.
Yine birisi ip alıp Kerem Deli’nin mızrağını beline
bağlayıp bıraktı.
Şimdi haberi kimden alalım? Köroğlu kırk yigidi ile at kamçılayıp dağın üzerine çıktı. Köroğlu’nun
gözü Kırat’a düştü. Kirat’m üzerindeki
Ovez Han mı derken bir bağlı Kürt ile onun etrafında
bir ordu gördü. Köroğlu durduğu yerden:
– Hey düşmanlar! Kırat’ımm neyini kontrol
ediyorsunuz? İyisini kötüsünü bilmezsiniz,
gelip benden sorun! Olmazsa size şuradan duyurabilirscm
duyurayım, deyip eline kılıcını alarak
Kırat’ını tarif etti. Beş kelime söz etmek istedi:
Atı alırsan sağrısına bakıp al,
Küheylan atın neyine kontrol gerek?
Bilmezseniz ustasından sorup al,
Haykmp kişneyene yüksek ses gerek!
At alırsan al kısa belli ve kalçalısını,
Zorlaşan çeker erkek devenin yükünü,
Güçlü ister söv çekinin akını, Savaş
meydanında bir pehlivan gerek.
Kuyruk çıkan yeri yüksekten bağlanır,
Sağrısında değirmenler övülür,
Kaburgasının altı genişçe çevrilir,
Kaçıp da kovalamaya bir meydan gerek.
Köroğlu Beğ der, bir şirin sözlü,
Öküz gibi enseli, erkek-dişi deve dizli,
Küçücük başlıdır, bir elma gözlü,
Başı tecrübeli, üstü ham gerek.
Bu sözü söyledikten sonra Köroğlu’nun sözünü
işiten Kırat, kişneyip kendini bırakıverdi. Tam
ordunun içinde bir gürültü koptu.
Hünkâr:
– Allah Allah! Şu hilekârın bunca ordunun için
de atını tanıyıp türkü söyleyişine bak! Atın da sa
hibinin sesini işitip kişneyişine bak, atı kendine
münasip, kendisi de ata münasip bir hilekârmış!
dedi. Hayâllenip duran Kerem Deli:
– Efendim, bize münasip değil mi, bize ya
kışmıyor mu? dedi.
O zaman Hünkâr:
– Sana münasip ise daha ne duruyorsun bu
rada? dedi.
Bunun üzerine Kerem Deli:
– Hey, yolumu açın hâ! deyiverdi.
Kalabalık o yana bu yana dağılıp Kerem Deli’yc
yol açıverdilcr. Ahn dizginini boşaltamaymca birisi
bu yandan çıkıp:
– Kerem sultan, mızrağını beline bağladın.
Köroğîu’nun yanma varınca tırnağınla mı sa
vaşacaksın? Boş gitme, bir silah al, dedi.
O zaman Kerem Deli:
– Hey, bana bir silah alıp verin, dedi.
At üstünden hafifçe olsun diyerek yarım batman
demirden yapılmış bir karamineyi boynuna
astılar. Kerem Deli, ulu şahın önünde sızlanmaya
dayanamayıp atının dizginini Köroğlu’na karşı yöneltti,
ata iki kamçı vurdu. Kıratın teni acıdı, tüfekten
atılan mermi gibi fırladı. Kerem Deli, ordunun
yanından geçerken:
– İşte, gittim, diye bağırdı.
Onlar da ona:
– Gideceksen, yok ol, senin boyuna bakıp el
bise dikecek kimse yok, diye bağırdılar.
Aceleyle ve özen gösterilmeden takılan karamine
sallana sallana Kerem Deli’nin bazen beline,
bazen de sırtına tangır tungur vuruyordu. Köroğlu’nun
bulunduğu yerin beri yanı bir dereydi.
Dereye gelince Kırat doğruca karşıya atladı.
Kerem Deli eyerden düşüp atın yanma büküldü.
Yıkıldığı yerde karaminc onun boynunu sıyırdı,
çan düştü, o bir belâdan kurtuldu.
Velhasıl sonunda Kerem Deli, Köroğlu’nun
kırk yiğidinin içine nasıl geldiğini bile anlayamadı.
Sapar Köse onun dizgininden birden tutdu:
– Hey, güzel yiğit! Burada ne yapıyorsun?!
diye sordu. O sözde usta yalancı imiş:
– Yiğitler! Deliden doğru haber alınır, hile ile
Köroğlu’nun atını geriye getirdim, dedi.
– Sen atın yanında ne arıyorsun?
– Hey yiğitler, onu bilemediniz mi? Köroğlu
denen büyük bir adamdır, büyük adamın bindiği
yere binmeğe utandım, çekindim de yan tarafına
binip geldim.
– Senin nasıl yapıp atı getirdiğini biz biliriz! di
yerek yandaki urganları bıçakla kesip ayırdılar.
Köroğlu:
– Hey, Köse! Bu iyi bir yiğitmiş, atı getirmiştir,
mükafat verip bırakıverin, dedi.
– Bunun mükâfatını ben iyi bilirim, dedi. Köse,
kötü yalancı için bir gem torbası alıp bozkırın arka
yanma geçti, dağın çakıl taşlarından doldurup ağ
zını bağladı, sonra bunu Kerem Deli’nin arkasına
sıkıca bağladı.
– Ey han oğul, atı getirmenin karşılığı senin
tatlı mükafatın bu olsun. Bunun içindekiler ha
zinedir, servettir; ama bunu Hünkar’m yanma gö
türmeden sakın ağzını açma, dedi.
Kerem Deli:
– Oh, bize Tanrı verdi, diyerek torbayı alıp to
pallayarak döndü gitti. Kendi ordusunun bir ke
narına ulaştı. Tanıdıkları ona sataşarak:
– Hey Kerem Sultan, arkandaki nedir? de
yince o?
– Yiğitler, sesinizi çıkarmayın, bahtım açıldı,
diye cevap verdi.
-Ha?
– Köroğlu’nun atı başını ahp kaçtı. Köroğlu
buna memnun oldu, bu torbayı da hazinesinden
doldurup verdi.
– Hey Kerem Sultan, beri gel, beri gel! Bu
dünya fani, o çok görünüyor. Bana bir avuç ver,
bana iki avuç ver, dediler.
O zaman Kerem Deli:
– Yok, olmaz yiğitler! Köroğlu, Hünkâr’m ya
nına götürmeden ağzını açma, dedi.
– O yalancı Köroğlu, bunun ağzına mühür
basıp da bırakacak değil herhalde! Çay parası ola
cak kadar ver de, git sonra! diyerek onun pe
şinden yürüdüler.
– Yok olmaz! dedi. Kerem Deli, oradan oraya
buradan şuraya hızla kaçtı. Kaça kaça en sonunda
Hünkâr’ın karşısına geldi. O:
– Hey Kerem Sultan, senin böyle gelişin
nedir? diye sordu.
-Aman efendim, kusura bakma! Kırat’i alıp
KÖroğlu’nun yanma götürdüm. Köroğlu da ha
zinesinden bu torbayı doldurup verdi. Yolda
talan etmek istediler. Kaçıp kurtuldum efendim!
– Hani? deyince torbayı başaşağı silkelediler
ki, torbadan Yıldız Dağı’mn taşları dökülüverdi.
Hünkâr:
– Hey Kerem Sultan, KÖroğlu’nun sana ver
diği mükafat bu mu? Bundan başka neler hediye
etti? dedi.
– Efendim, Köroğlu’ndan bundan başka he
diye de görmedik, horluk da.. Horluğu önce
Allah’tan gördüm, sonra da yarım batman de
mirden yapılmış karamine’den gördüm.
Hünkâr, buna kahkahayı koyuverdi. Kerem
Deli, uygun sözünü bulup padişahı güldürerek
onun gazabından kurtuldu.
Hünkâr sipahilerini toplayıp tavsiye ve nasihat
etti:
– Hey yiğitler, bunun bir çaresini bulun: Şimdi
at onun eline geçti, dedi.
Sipahiler tavsiyede bulundular:
– Efendim, Köroğlu’dan üç dilekte bulunun.
İki dileğinizden vaz geçin, üçüncü dileğinizi yerine
getirirse, dost olarak dönün.
Bu söz Hünkâr’m gönlüne uygun geldi.
Övez’c:
– Sen gider misin? diye sordu.
– Dileğiniz önceki gibiyse asla gitmem. Başka
adam gönderin, ağam asla elçiye dokunmaz.
Hünkâr, KÖroğlu’nun yanına: “Köroğlu Beğ,
buraya bir gelsin, üç dileğimiz var, yerine getirirse
dost olup döneriz” diye mektup yazıp taçlı mühürünü
basarak üç adamıyla yolladı.
Elçiler, mektubu Köroğlu’na getirip verdiler.
Köroğlu, mektubu okuyunca bunlara çay ve siuğgara
verdi, gayet hürmet göstererek: “İşte benim,
gelirim!” dedi, bunları geri gönderdi. Elçiler döndükten
sonra Köroğlu şöyle dedi:
– Köse, Hünkâr’ın ne dileyeceğini biliyor musun?
– Ben bilemedim, Köroğlu!
– Sen bilmiyorsan, ben biliyorum Köse! Ye
rine getirilecek gibi şey dilemez bunlar. Köse, şu
yeşil çadır Hünkâr’ın çadırıdır. Şuraya varıp bir
hile ile Övez’i alabilsem bir toz-duman koparırım.
O zaman sen de bir gayret ediver, dedi. Köse
“olur, olur” dediyse de içinden “ah, görürsün sen
Köroğlu” dedi.
Köroğlu, Kırat’a binip Hünkâr’ın yanma gidedursun…
Haberi kimden alalım? Hünkâr’dan alalım!
Köroğlu’nun geçeceği yoluna ses ulaşacak yere
kadar meydana su serptirdi, keçe ve hah döşetdi.
Bütün kalabalık da aya, güneşe bakar gibi bekleşip
duruyorlardı. Onlar:
– Köroğlu denilen nasıl bir yiğit ki, nasıl bir
adanı ki, bir rahat şekilde görelim! Savaş sırasında
göremiyoruz! diye konuşuyorlardı.
Köroğlu, geçeceği yola döşenen halının ucuna
gelip atından indi, kollarım kavuşturup haykırdı,
selâm verdi.
Hünkâr selâmı aldı.
– Aferin, aferin! Yüz bin padişahtan bunun
gibi edeple selâm veren adam görmedik. Edep
erkân Köroğlu’nun ruhundaymış! dedi.
Köroğlu gelip Hünkâr’ın karşısında diz çöküp
oturdu. Ona çay, sigara verdiler, sofra getirdiler.
Sonra Hünkâr:
– Hey Köroğlu Bey! dedi.
-Buyrun, efendim!
– Senden üç dileğimiz var. Yerine getirirsen
memnun olur, döneriz. Söyle dersen, söyleriz!
– Efendim, dilek dediğin en değerli şey bir kel
ledir. Kellemi de getirdim, gerekirse buyurun!
– Köroğlu Bey, yerine getireceksen dürme* kı
lıcım ver, Ağayunus adlı peri gibi güzel kadınını
ver! Leke padişahının kızı Gülruh’u ver! Birkaç defa
at sürüsünün zekâtından vazgeçtik, atını da ala
caktık, at sana münasipmiş. Onu sana bağış ettik!
– Hayret! Efendim, şunları da dileğim var diye
söylüyorsunuz! Ben ne diyecek ki diyerek yüreğim
çatlayıp duruyordum. Bu dilekleriniz yerine gel
mez diye kaygılanmayın, efendim! Biraz önce ağ
zınızla Leke padişahının kızı Gülruh’tan bahsettiniz.
Onun bize ne gereği var? Onu bir sucunuzu da gönderseniz
alıp gelir. Ağayunus’u ise iyi ki bana ha
tırlattın. Biz onunla elli yıldan beri devran sü
rüyoruz. Bıktı mı, yoksa zamana uyup değişti mi,
neyse, “bize çay ver, sigara ver, börek pişirip ver”
desek gözlerinin beyazını çıkartıp ters cevap verip
kızıyor. Onunla pek aramız iyi değil. Ben peri gibi
güzellerin çok olduğu yeri görüp geldim. Onu sana
verip oradan ben daha tazece birisini getiririm.
Dürmc kılıç demiştin, onu da bağışladım. Fakat
biraz daha işi var, acele etmeyin, efendim!…
Köroğlu’nun verdiği bir şey yok, fakat sözde
alış veriş edip duruyor.
Hünkâr:
– Kör oğlu Bey, dileklerimizi yerine gctireceksen
şu Kırat’m çok oyunları, hünerleri var
mış. O oyun ve hünerleri bir göstersen nasıl olur?
dedi. O zaman Köroğlu:
– Emrin olur, baş üstüne efendim! Ben şu Veyennam’dan
Övez’i alıp kaçıp geldim. Oğul ol
madığı için oğul edindim. Kırat’m neşe ve oyunu
bize göre kırk misli fazlaymış. Bu Övez geldikten
sonra kendi kendine çeşitli yürüyüş ve hünerler
bulmaya başladı. Övez yanında olmazsa bu asla
oyun göstermiyor, dedi.
– Övez olunca oyun gösterir mi Köroğlu Bey? – Evet, elbette eder efendim!
Hünkâr:
– Gidin, Övez’i salıverip getirin, dedi.
övez’i çözüp getirdiler. Önceki günden beri
hapiste yattığı için oğlanın yüzü gözü solmuştu.
Köroğlu şöyle dedi:
– Efendim, övez’in bu hâli karşısında Kırat
oyun göstermez!
– Nasıl olursa oyun gösterir?
– Altın, gümüşlü elbise giydirip lâl ve inciyle
süslü ata bindirirseniz, saçlarını tararsanız, yüzünü
gözünü tımar ederseniz, Arap işi kuşak kuşayıp
bıçağını ve ay gibi baltasını dört tarafına kıstırırsanız,
ak kabzalı kılıcını beline takarsanız, sırlı1
mızrağını eline verirseniz Kırat buna âşık olup eğ
lenerek oynar.
“Padişahta akıl olmaz” dedikleri gibi
Hünkâr’ın bindiği ala kayışlı atını derhal Övez’in
yanma getirdiler. Övez, Hünkâr’ın atma bindi.
Hünkâr’ın giydiği altın süslemeli giyimlerden
Övcz’e giydirdiler.
Köroğlu şöyle dedi:
– Efendim, sizin giyiminiz Övcz’e uzunca ge
liyor. Ama at üstünde olduktan sonra ziyanı yok,
efendim!
– Övez’in eksiği kaldı mı Köroğlu Beğ?
– Eksiği kalmadı, efendim!
– Eksiği kalmadıysa oyundan Önce bir şiir
söyle, ondan sonra atı oyuna kaldır.
Köroğlu:
– Enirin olur, efendim! deyip “Köse de sesimi
duysa bari” diye padişahın karşısında üç beş ke
lime söz söylemek istedi:
Koçyiğitin gümüş takısı,
Açılır meydan içinde.
Kılıçtan kırmızı kanlar
Saçılır meydan içinde.
Kılıç keser yalap yalap,
Serdarlarım eder talep,
Altın kâse, gül renkli şarap,
İçilir meydan içinde.
Küheylân at bazen kuş olur,
Kanım kanıma karışır,
Baş gider, vücut leş olur,
Serilir meydan içinde.
Küheylân atlar köpük saçar,
Koç yiğitler meydan açar,
Muhannesler bırakıp kaçar,
Yoldaşını meydan içinde.
Küheylân atın elindedir herşeyi,
Daima savaş zamanları,
Kırk dört şahın kelleleri,
Kesilir meydan İçinde.
Küheylân atlı dıştan, içten,
Kalabalıklar çevreden,
Kelle ayrı düşüp tenden,
Atılır meydan içinde.
Koç yiğitler üçten, beşten,
Yüreği çelikten, taştan,
Köroğlu geçmiştir baştan,
Fırlanır meydan içinde.
Köroğlu bu sözleri söyledikten sonra onun
sesi varıp Kösc’ye ulaştı. O da durduğu yerden:
– Hey yalancı, Övez diye bağırdığın sesin
geliyor. Ovez’i yanma çekip aldıysan şimdi ne
duruyorsun, fırsatını bul da kaçma! Seni yalancı,
marazın da içinde, zehirin de içinde! diyerek ho
murdanmaktadır.
Hünkâr:
– Köroğlu Beğ, şiirini eksiksiz söyledin, haydi,
şimdi Kırat’a oyun oynat! dedi.
Köroğlu üzengiye asılarak gözlerini çıkartıp
simasını astı:
– Efendim, “oyun ettir”, “şiir söyle” diye çok
şey istiyorsun, ama ben de senin parayla tuttuğun
aşığın mıyım, yalancı?! diyerek kılıcın kabzasından
tuttu, bir nâra attı. Hünkâr’ın yüreği yarıldı, kaçıp
çadırına saklandı.
Köroğlu dürmc kılıcını sıyırıp:
– Şimdi dürme kılıcı da sana bağışlayayım! Al
sana oyun, al sana türkü! deyip sağma soluna savurdu.
Övez de kılıcını sıyırıp o da etrafına saldırdı.
İkisi padişahla meşgul olmayarak kıble tarafına
doğru gittiler. O yana, bu yana dönmeye
gerek görmediler, karşısına çıkan düşmanın kellesini
kesip gidiyorlardı.
Köse de bu durumdan haberdar olup:
– Yiğitler, bir savaş oluyor, biz de bir tarafından
girelim! diyerek “Allah” deyip at koşturup düş
manları kırmaya başladı. Ama Köse’nin kırdığının
beş paralık faydası yok. Aynen denize bir taş atılmış
gibi… Düşman safları bozulmadı. Ordunun bu ucu
anlasa o ucunun haberi bile olmuyordu.
Köroğlu bu gidişiyle Övez’le birlikte öğleden
sonra zorlukla ordunun dışına çıktılar. Çok büyük
bir kalabalığa zarar vermek mümkün mü? Köroğlu
çok yerinden azar azar yaralandı, meydana
çıktıktan sonra soğuyup attan yıkıldı.
Övez, Kırat’ı alıp gitti. Köroğlu, burada yıkılıp
kaldı. Köroğlu yaralı olsa da düşmanlar onun yanına
gelemedi. Aksine birbirlerine:
– Hey muskacı, sihirbaz, ölüsünün yanma va
rırsan da adamı öldürüyormuş, gitme! diye ko
nuştular.
Piri Köroğlu’na “yıldız görünce yaran iyileşsin”
diye dilek dilemişmiş. Gün battı, Köroğlu
yıldız gördü, yarası iyi oldu, birden yerinden kalktı.
“Muskacı, sihirbaz, hilekâr yalancıya ölmek yok
imiş” diyerek bütün düşmanlar kaçıp gittiler. Köroğlu
yaya yürüyüp yiğitlerinin yanma geldi. Baktı
ki, yiğitlerinin hiçbirinin kan çıkan yeri yok. Kendi
yalnızlığı aklına düşüp:
– Hey yiğitler, benim oğlum olsa, kardeşim
olsa, ağabeyim olsa bir çoğu ölürdü, bir çoğu da
yaralanırdı! diyerek üzüldü, yiğitlerine dönerek üç
beş kelime söz söylemek istedi:
Küheylân at girse meydana,
Koca dağın başını gözler.
Koç yiğit girse meydana,
Dördünü yıkıp beşini gözler.
Yarası olur başlarının,
Kanı olur kılıçlarının,
Koç yiğit yoldaşlarının,
Meydanda savaşını gözler.
Er yiğitler serden geçer,
Meyhanede şarap içer,
Namert yoldaş bırakıp kaçar,
Övez eşini dostunu gözler.
Meydanda koşuşur atlar,
Ateş edince tüfek patlar,
O yüzü kara namertler,
Kaçayım diye etrafı gözler.
Köroğlu, sığındım Hakk’a,
Muhannesİn çilesini çeker,
Koç yiğit doğmasın yalnız.
Çok toplanırlarsa dışarıyı gözler.
Köroğlu bu sözleri söyledikten sonra Köse:
– Köroğlu, bunu bize kızıp gücenerek söy
lüyorsun. Bu ordu beş günde, on günde dönecek
orduya benzemiyor. Biz de bir gayrete geliriz, Kö
roğlu! dedi.
– Hey, çok güzel, Köse! Gayrete gelirsen olur…
Bunlar burada kalsın!
Şimdi haberi kimden alalım? Hünkâr’dan alalım.
Hünkâr askerlerini etrafına toplayıp yine nasihat
etti:
– Haydi yiğitler, bunun çaresini söyleyin! Kö
roğlu hile ile atını ve oğlu Övez’i aldı. Şimdi geri
dönersek nasıl olacak?
Askerleri ona:
– Efendim, şimdilik dönmeyelim! diyerek na
sihat verdiler. Onların içinde layhorlar* denen bir
gurup vardı. Onların on yedisini zincirleyip ge
tirdiler. Askerleri Hünkâr’a:
– Bu Iayhorlara on gün aç bırakıp on birinci
gün “Köroğlu’nu yeyin” diye emir verseniz, her bi
rine bir lokma bile yetmez. Onlar bir şey ya
pamazsa onun atma tüfek mermisi yetiştiremeyiz.
Kendisine ok, mızrak kâr etmiyor. Başka çare yok,
efendim! dediler.
Bu söz padişahın aklına yattı, orduya: “On
gün süreyle savaş yok, yerli yerinizde yatın, diyerek
ilân ettirdi. Bunu Köroğlu da işitti. O:
– Köse, bu ilânı duyuyor musun? dedi.
– Duyuyorum, Köroğlu!
– Duyduysan Köse, Köroğlu yeni yaralandı,
“Yarası iyi olsun” diye bana acıyarak böyle ilân
vermiyorlar herhalde! Bunun bir belâsı vardır.
– Köroğlu, biz de kaleye varalım “Zararsız hal
kın fazlası iyi” denildiği gibi ordu toplayalım.
Köroğlu kalesine gelip yedi yaşa kadar bir
gurup ordu topladı. On birinci gün savaş meydanına
çıktılar. O tarafta Hünkâr’m ordusu saf tutmuş
duruyor, bu tarafta da Köroğlu’nun ordusu
saf tutmuş duruyor.
Bir anda Hünkâr’m ordusunun içinden on
yedi tane belâ çıkıp geliverdi. Bu layhorların boyunları
minare gibi, kafaları kubbe gibi, ağızları
ocak gibi, dişleri beş abbasilik para* gibi, sakalları
kafaya takılmış söğüt gibi… Bunların boyunun poşunun
yapısını gören Köroğlu’nun ordusu korkup kaçmaya yeltendi, o yana bu yana dağılıverdi.
Hilekâr Köse titreyip durur. Koroğlu, yiğitlerinin
korktuğunu anlayıp:
– Hey yiğitler, hemen korkmayın! Korksanız
bile burada durun! Ama kaçmayın! Ben tek ba
şıma bunun önüne çıkarım! diyerek Köroğlu’nun
sadece kendisi Layhorların önüne çıktı. Lay
horların önünde de bir başkanları vardı. Koroğlu
kılıç vurma sırasını öncelikle düşmana verirdi. Köroğlu,
“Gel, bu. defa buna sırayı vermeyelim!” di
yerek dürme kılıcı layhorun tepesine idirdi, dürme
kılıç kâr etmedi. Sebebi, layhorun sihirbaz ol
masıymış. Bir fırsatında layhor, eliyle vurduğu gibi
KÖroğlu’nu atın üstünden bir eliyle kaldırıp kaptı.
Oğlanı kaldırdığı gibi elinin üzerinde çevirmeye
başladı. Layhor, kibirlenip durur. O, Hünkâr’a dö
nerek bağırdı:
– Hey hükümdar, Köroğlu’nu üzerine atı
yorum, bak!
Koroğlu canından ümidini kesti, gücünün yetebildiği
kadar peygamber, dört halife, on iki
imam, üç yüz altmış evliyayı çağırıp bağırarak layhorun
pençesinde üç beş kelime söz söylemek istedi.
Yok et yiğitler topluluğunu,
Yedi sultan, sen medet ver!
Yâd edelim bir ve var olan Tanrı ‘yi,
Pirim Selman sen medet ver!
Ordu kurmuş, vermez aman,
Hünkâr ‘dan başka kırk dört han,
Oldu bugün âhir zaman,
Cihanın övülmüşü Hz. Muhammed, sen medet ver!
Gördüm on yedi ayyaşı,
Anladım adamın gücünü,
Mustafa’nın dört sevgili halifesi,
On iki imam sen medet ver!
Çandıbil’imi kapladı duman,
Ülkem ulusum oldu şaşkın,
Yakup Nebi gözü yaşlı,
Yusuf Kenan, sen medet ver.
Pirim, bu gün bir imdat et,
Gamlı KÖroğlu’nu mutlu et,
Beni. ayyaştan azat et,
Şahmerdan Hz. Ali, sen medet veri
Bu sözleri söyledikten sonra Köroğlu pirinden
korumasını istedi. Onun Allah’ın aslanı gibi
olan piri gâyipten gelerek ayyaşın şakağına bir
tokat atıp gitti. Ayyaşın gücü kuvveti kesildi. Köroğlu
onun elinden karpuz düşer gibi yere düştü.
Köroğlu: “Bununla yaya döğüşmeyeyim” diyerek
Kırat’ma atladı, üstüne doğru atılıp dürme
kılıcı ayyaşın tepesinden indirdi. Ayyaşın sihri de
aklından çıktı, dürme kılıç, kasapların omurga kesişi
gibi ortadan böldü, atını da parçaladı, kılıç yerine
yerleşti. Ayyaşların başkanı yenildi. Bu kerameti
gördükten sonra yeni gelen on altısı da
geriye dönüp kaçtılar. Meydana gelen bu durumu
Köse bir tepeye çıkıp seyretmişti.
– Yiğitler, şu anda bize bir fırsat geldi! diyerek
Köse bir grup askere baş olup “Allah” diye bağırıp
at koşturdu.
Şimdi haberi kimden alalım? Hünkâr’dan alalım!
Hünkâr’ın bütün ümidi bu ayyaşlardı. O da olmadıktan
sonra onun yüreğine telaş düştü, kendini
kaybetti. Vay, eyere himmet, kayışa bereket,
“duran tutulur, kaçan kurtulur” dediler. Tarif edilip
de başa çıkılacak gibi olmadı. Ay, şaşkınlığı siz de
bilirsiniz, işte! Köroğlu da kızgınlıkla beş on bölük
olup düşmanı kırdı, vurup kırdı, onlar kovup gidedur
şunlar.
Köroğlu, pirinin “kaçanı kovucu olma” diye
verdiği nasihati öfkesinden dolayı aklından çıkardı,
onları kovmaya başladı. Ordunun yenilişine
sevinip keyiflendi. Köroğlu sazını eline aldı, ordunun
arkasından bağırarak bir türkü söyleye
söyleye gidiyor:
Ey yaranlar, müslümanlar,
Koç yiğitler meydan açtı!
Şahmerdan yardımcı oldu,
Düşmanlar yenilip kaçtı!
Meydanda gezmiştir mertler,
Kanıma dokunmuştur dersler,
Nişabur’dan gelen Kürtler,
Gözü yaşlı ağlayıp kaçtı!
Gayret etti kırk kardeşler,
Meydanda serildi leşler,
Yüz elli bin kızılbaşlar,
Herkes yurdunu sorup kaçtı!
Meydanda savaşı kurup,
Ağır ordu oldu harap,
Kanım almaya gelen arap,
Mekke’ye yönelip kaçtı.
Koç yiğit e değdi devran
Hünkâr Şah da oldu hayran,
Köroğlu der ki, Şahmerdan,
Bu gün benim yolumu açtı!
Köroğlu bu sözleri söyleyip tekrar bağırarak
gidedursun…
Köroğlu’nun Yıldız adında bir dağı vardı. Atların
tozu, dumanı; ordunun sisi, dumanı dağm yüzünü
kapladı. O, Yıldız Dağı’na dönüp:
– Hey Yıldız Dağım! Benim bahtım hoş, key
fim iyi, yüzüm açık! Senin yüzün neden sis,
duman? diyerek eline sazını aldı, dağa yönelik bir
kaç kelime söz söyledi:
Yıldız Dağım senden haber alayını-,
Yıldız Dağı niçin gitmez dumanın?
Erine, pirine kurban olayım,
Yıldız Dağı niçin gitmez dumanın?
Boranhca, yağışlıca kışın var,
Her bir türlü renk verilmiş taşın var,
Ben bilemem, ne sevdalı başın var?
Yıldız Dağı, niçin gitmez dumanın?
Düşmanın gitmiştir, bugün yenilmiş,
Kılıç darbesinden kelle kesilmiş,
At nefesinden dağlar başı solmuş,
Yıldız Dağı, niçin gitmez dumanın?
Dağların içinde dağlar şahısın,
Güzellerin içinde melek yüzlüsün,
Köroğlu ‘nun seyre çıktığı yensin,
Yıldız Dağı, niçin gitmez dumanın?
Köroğlu bu sözleri söyleyip tekrar atını sürüp
gidedursun…
Haberi kimden alalım? Düşmanlardan alalım!
Onların arasında Tokmak Sultan adında birisi
vardı. Beş yüz tane tüfekçinin başıydı. O kendi hizmetindeki
adamlarıyla birlikte kaçıp duruyordu. O,
işte bu sırada birden Köroğlu’nun sesini işitti. O:
– Hey yiğitler, bu hilekânn sesi aynen bizim
ensemizden geliyor! Siz şu dağm mağarasında,
kovuğunda saklanıp yatın, ben önüne çıkarak beş
altı ağız sözle oyalar gibi olursam, oyalanmayın!
O zaman atını saklarsa atını koy verin. Belki bize
bir kör nam da olsa oluverir, dedi.
Bir anda dağm vadisinden bir atlı çıkarak:
– Hey Köroğlu Beğ, selâmünaleykûm! dedi.
– Ve aleyküm selâm, güzel yiğit, ver haberini?
– Köroğlu, senin babanla benim babam kıyamctîik
dost imiş! Ben bu ordunun içinde düş
manın değilim, dost olarak gelmiştim.
– Dost isen bana adım açıkla!
– Benim adıma Tokmak Sultan diyorlar.
-Ben başka yurtlarda dostum var diye işitirdim,
fakat Tokmak Sultan adında bir dostumun
olduğunu işitmemiş tim!
İkisi bu şekilde sohbet ederlerken dağın kovuğundan
beş yüz tüfekçi birden atılıp çıktı. Kö~
roğlu’nun kırk iki yerine azar-azar mermi değdi.
Köroğlu:
– Benim şimdi olacağım oldu, diyerek keyfi
kaçıp attan düşecek gibi oldu. Kırat her şeyden
haberdardı, düşeceği tarafa doğru eğiliverdi.
Köroğlu:
– Düşmana sır bildirmeden, bir söz söylesem
olmaz mı ki, canım? diyerek Allah’ın arslanı pirini
çağırıp dizgine dayandı. Tokmak Sultan’a dönerek
üç beş kelime söz söylemek istedi:
Koç kuzudan doğan kuzu koç olur,
Bir yiğitten yiğit doğar, sultanım!
Koç yiğitler bir birine Öç olur,
Ucu keskin hançer olur, sultanım!
Arap atın yağızından, göğünden,
Yiğit biner yürüğüne, üstününe,
Haber alsam Tokmak Sultan beyinden,
Yine savaş ne zaman olur, sultanını?
Koç yiğitler bakmaz eskisine,
azına, Muhannesin sözü nedir
özüne, Bir koç yiğit düşmanının
gözüne, Ucu keskin hançer olur,
sultanım!
Arzüum1 dağında savaş olunca,
Er yiğitlerin yüreklen coşunca,
Kılıçtan kırmızı kanlar saçınca,
Muhannesler zâr zâr ağlar, sultanım!
Köroğlu Beğ, sabah savaş kurulur,
önce koç yiğitin ah vurulur,
İpek ala, kalkan yüze tutulur,
Yalın kılıç yay gibi olur, sultanım!
Bu sözleri söyledikten sonra “Bu hilekâra hiç
bir şey kâr etmeyecek” dedi. Tüfekçiler dağın arkasından
kaçıp gitti. Tokmak Sultan da kaçıp gitti.
Onlar gittikten sonra Köroğlu attan yıkıldı. Kırat
da dizgini boşaltıp gözünden yaş dökerek Köroğlu’nun
yanında duradursun…
Haberi kimden alalım? Övez’den alalım! O,
bir yerde Kösc’yi buldu.
– Hey Köse, bunları kırıp tüketmek mümkün
mü? Kendisi yenildi, diğerleri de defolup giderler.
Ben ağamın sesini her zaman işittim. Bîr yerde
tüfek sesi çok çıktı. Ondan sonra ağamın sesi ke
sildi, diyerek tüfekçi sesi çıkan yere toplanıp
geldiler. Baktılar ki, Köroğlu yaralanmış yatıyor.
Meyhaneye getirip ateşin alevlerini yükselttiler,
Köroğlu’na çay, sigara verdiler. Çay içmedi, sigara
yakmadı.
-Hey yiğitler, pirimin “Kaçanı kovucu olma!”
diye verdiği nasihati aklımdan çıktı, arkalarından
kovalayıp gidiyordum.
Benim son demim yakınlaşmadıysa iyi…
Benim elime bir saz getirip verin! Ben ölmeden
size kendimi kendim tarif edivereyim, diyerek bir
şiir söyledi:
Önce koç yiğiti tarif eylesek,
Görün, şu dünyada ne etti, bey oğlu?
Bir cellât türedi Osman elinde,
Varıp bir birine kattı, bey oğlu?
Naralar atarlar savaş nağmesinde,
Dayanabümez onun çenginde,
Ağır ordu durabilmez önünde,
Kalkan ile bölüverdi, bey oğlu.
Yüce dağ başında kurdu divanı,
Tebriz, Nişabur’dur, Hırırovan’ı,
Rum ‘un diyarından güzel kızları,
Varıp hoşgönül ile aldı, bey oğlu.
Yiğitlere belli gayret gerektir.
Gayretli yiğite bir at gerektir,
Ölse yerini tutacak zürriyet gerektir,
Adın şu dünyadan geçti, Köroğlu!
Böylece Köroğlu sözlerini tamamladı.
Şimdi haberi kimden alalım? Ağayunus
Pcri’den alalım!
“Ordu yenilip gitti” diyerek müjdeci adam gelmişti.
Müjdeci gelen adamı ata bindirip hürmet gösterdi.
Harem odasında memnun şekilde oturuyordu.
Birden Köroğlu’nun sesi onun kulağına erişti.
Ağayunus:
– Buna yine bir şey olmuş herhalde! diyerek
yürüyüp meyhaneye geldi ki, Köroğlu Ölecek hâle
gelmiş. Gelip Köroğlu’nun başım dizinin üstüne
koydu. Bir sıra yiğitlere göz gezdirdi.
Baktı ki onların hiç birinden kan çıkmamış. O
zaman Ağayunus:
– Bu defa herbirinize düşecek yaralar Kö
roğlu’nun yalnız kendine mi düştü? diye sordu.
O zaman Köse:
– Kimsenin kimseden haberi olmadı! Herkes
düşman peşinde bir başka yerde kovalayıp gi
diyordu, dedi.
– Baştaki yiğitin, komutan yiğitin etrafında beş
on kişi haberdar olup yürümez mi? Savaş günü,
cenk günü, bunları dizginleyip koruyan olma\z mı?
diyerek Köroğlu’nun yüzüne baktı, hasret çekerek
gözünden damla damla yaş döktü, zâr zâr ağladı,
bir şiir söyledi:
Yatıyordum, bir ağlamaklı ses geldi.
Kurban olayım atın ile kendine.
Seni görüp büyük dağlar eğildi,
Kurban olayım atın ile kendine.
Yiğit mahrem toplar, beyim, yanına,
Güçlü düşman susamıştır kanına,
Sendeki ok değsin benim canıma,
Ben kurban olsam atın ile kendine.
Sen ölünce Kırat gökyüzüne uçar,
Yiğitler dağılıp her yana kaçar,
Zürrnjetsiz ölenin çırası söner,
Kurban olayım atın ile kendine.
Ecel şerbetiyle kendimi kandırsam,
Düşman görse yüreğini yandırsam,
Kırat’ına şimdi kimi bindirsem?
Kurban olayım atın ile kendine.
Basımdaki altın sorgucum, süsüm,
Yoktur benim gönlümde dağdağam,
Şirin canım olsun senin kurbanın,
Kurban olsam atın ile kendine.
Ağlayıp inleyişim dağ başını eritir,
Gözde yaşını su değirmenini işletir,
Sinesi yaralı olan Ağayunus Peri’dir,
Kurban olayım atın ile kendine.

Bu sözleri söyledikten sonra Köroğlu’nu meyhaneden
harcmhaneye götürdüler. O, hareme geldikten
sonra yiğitlerini yanma çağırarak:
– Hey yiğitler, Ağayunus! Ben ölmem. İnşallah
ölmezsem de her zamanki gibi yıldız görünce kurtulmam.
Kendi vakti, saati gelince iyi olurum. Bu
askerlerin eşyaları, atları, silahları meydanda yayılıp
kalmış, yayılıp kalmasın, onları kaleye toplayın.
Halka, millete bayram-şenlik verin, dedi.
Köroğlu düşman askerlerinden kalan ganimetleri
ve dünya malını toplattı; halkına, ulusuna
şenlik, bayram ettirdi. O, maksadına erişmiş,
yatadursun…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s