TÜRK DESTANI

İslamiyet öncesi sözlü Türk edebiyatının en mühim mahsulü Türk destanıdır. İslâmiyet öncesi Türk destanı, birbirini takip eden altı bölüme ay-rılır.
1. Yaratılış
2. Saka (Alp Er Tonga, Şu)
3. Oğuz Kağan
4. Siyenpi
5. Köktürk
6. Uygur

Yaratılış bölümü 19. yüzyılda Radloff ta-rafından Altay Türklerinden derlenmiştir. Altay Türkleri eski Türk dinine mensup oldukları için destan, çok geç bir târihte tespit edilmesine rağmen Türklerin yaratılış hakkındaki en eski inançlarını yansıtmaktadır. Ancak destanın uzun asırlar bo-yunca çeşitli tesirler altında önemli değişiklikler gösterebileceğini de hatırdan uzak tutmamak lâzımdır.

Saka bölümü, Al Er Tonga ve Şu destanları olmak üzere ikiye ayrılır.
Al Er Tonga M. Ö. 7. yüzyılda yaşamış olan ünlü Saka hükümdarıdır. Bu hükümdar, bütün Orta Asya’yı hâkimiyeti altında bulundurduğu gibi Kafkasları kuzeyden güneye aşarak Anadolu, Su-riye ve Mısır’ı da fethetmiştir. Hayatı fetihlerle ve bilhasla İranlı Medlerle mücâdele halinde geçmiş, M. Ö. 626,625 veya 624′lerde Med hükümdarı Key-hüsrev tarafından bir ziyafete çağrılarak hile ile öl-dürülmüştür. Bu hâdisenin hâtırası hem Türkler, hem İranlılar arasında yüzyıllarca yaşamıştır. Alp Er Tonga; Asur kaynaklarında Maduva, Herodot’ta Madyez, İran ve İslâm kaynaklarınla Efrâsiyab olarak geçer. Onun hayatı ve savaşları, müs-lümanlıktan çok önce Türkler tarafından büyük bir ihtimalle destanlaştırılmıştır. Kaşgarlı Mahmud’un Dîvânü Lûgati’t-Türk’ündeki Alp Er Tonga sa-gusunun bu destana ait bir parça olması kuvvetle muhtemeldir. Câmiü’t-Tevârih’teki Oğuz Kağan destanmı Türkçe’ye çeviren Zeki Velidi Togan’a göre, Oğuz Kağan destanının ilk tabakasını Alp Er Tonga’nm hayatı ve savaşları teşkil eder. Ha-kikaten, destandaki Oğuz Kağan da, Alp Er Tonga da Kafkasları kuzeyden güneye aşarak Ön Asya’da fetihler yaparlar. Oğuz Kağan destanının ikinci ta-bakasını teşkil eden Hun hükümdarı Mete ise, Kaf-kasları aşıp Ön Asya’da fetihler yapmamıştır. O halde Oğuz Kağan Destanı’nda, Alp Er Tonga des-tanı’ndan izler bulunmaktadır.
11. yüzyılın iki büyük Türk yazarı, Yusuf Has Hâcib ve Kaşgarlı Mahmud, Alp Er Tonga’dan bah-sederler. Onlara göre İran kaynaklarında Efrâsiyab olarak geçen kahramanın adının Türkçe’si veya lâkabı Tonga Alp Er’dir. Aynı kahraman, Cü-veynî’de, Buku Han, Şahâbeddin Mercânî’de Buka Han bin Pişing olarak geçer. Mes’ûdî’ye göre Kök-türk hakanları, Cüvenyî’ye göre Karahanlı ve Bu-dist Uygur hükümdarları, Şecere-i Terâkime’ye göre Selçuklu sultanları kendilerini Efrâsiyab nes-linden kabul ederlerdi.
Çeşitli kaynaklarda hakkında pek çok bilgi bu-lunan Alp Er Tonga’nm hayatı etrafında teşekkül etmiş destan bugüne intikal etmemiştir. Ancak Dîvânü Lûgati’t-Türk’teki sagu, bu destanın şüp-hesiz bazı değişikliklerle 11. asra intikâl etmiş küçük bir parçası olabilir. Atsız’a göre; İranlıların meşhur destanı Şehname ‘deki Efrâsiyab’la ilgili bö-lümlerde Fîrdevsi, Türkler arasında sözlü olarak yaşayan Alp Er Tonga destanından da fay-dalanmıştır.

Şu destanı, M.Ö.330-327 yıllarındaki hâdiselere aittir. Bu târihlerde Makedonyalı İskender, İran’ı ve Türkistan’ı istilâ etmişti. O sırada Türklerin başında Şu adlı bir hükümdar bulunuyordu. Destan, Türk-lerin İskender’le çarpışmalarını ve doğuya çe-kilmelerini anlatır. Bu arada doğuya çekilmeyen ve batı Türkistan’da kalan 22 ailenin, Oğuz boylarını teşkil ettiklerini destandan öğreniriz. Bu parçayı Kaşgarlı Mahmud, Oğuzlara niçin Türkmen den-diğini anlatmak üzere “Türkmen” maddesinde Arapça olarak kaydetmiştir. Ancak Kâşkarlı Mah-mud’da İskender, “Zülkarneyn” adıyla geç-mektedir.

Oğuz Kağan destanı, Alp Er Tonga’dan da izler taşımakla beraber, daha çok M. Ö. 209-174 târihleri arasında hükümdarlık yapmış bulunan Büyük Hun Yabgusu Motun’un (Mete) hayatı et-rafında teşekkül etmiş bir destandır. Maalesef bu bölüm de eski şekliyle ve bir bütün olarak bugüne intikâl etmemiştir. Bazı küçük ve muahhar parçalar bir tarafa bırakılırsa, bugün elimizde Oğuz Kağan destanı’na ait üç rivayet bulunmaktadır. 13. yüz-yıldan sonra (en geç 16. yüzyılda) Uygur harf-leriyle, fakat İslâm muhiti dışında tesbit edilmiş bu-lunan rivayet Türklerin müslümanlığından önceki şekli temsil etmektedir. Fakat bu rivayet çok kı-sadır.
14. yüzyılın başında Reşîdeddîn’in Câmiü’t-Tevârih adlı eserinde yer alan Farsça Oğuz Kağan destanı oldukça uzundur. Bu Farsça şeklin, 13. yüz-yılda Oğuzlar arasında yaşayan destanın tercümesi olduğu muhakkaktır. Hattâ belki de Reşîdeddîn, Türkçe olarak yazıya geçirilmiş bir Oğuz Kağan Destanı’m kullanmıştı. Reşîdeddîn rivayeti
İslâmiyet’ten sonraki şekli temsil eder. Uygur harfli
şekle göre oldukça uzundur, fakat destanın aslına
daha uzaktır.
Üçüncü rivayet, 17. yüzyılda Ebü’1-Gazî Bahadır
Han tarafından tespit edilmiştir. Diğerlerine
göre çok daha muahhar olan bu parçada, hem
Reşîdeddîn rivayetinden, hem de 17. yüzyılda
Türkmenler arasında yaşayan sözlü rivayetlerden
faydalanılmıştır.
15. veya 16. asırda tesbit edilmiş bulunan Dede
Korkut hikâyeleri de aslında Oğuz Kağan destanının
parçalarıdır. Başlangıçta Oğuz Kağan’m
şahsı etrafında teşekkül eden destan, sonradan
diğer şahıslar etrafında genişletilmiştir.

Siyenpi destanı, 2. yüzyılda yaşamış olan Siyenpi
hükümdarı Tan-şe-hoay Yabgu’nun hârikalı
bir şekilde doğuşunu ve kahramanlığını anlatır.
Türk destanının bu bölümü, Çin kaynakları tarafından
çok kısa olarak tesbit edilmiştir. Bu destanın
biraz değişmiş ve genişlemiş bir şekli, Radloff’ça
Altay Türklerinden derlenmiştir.

Köktürk destanı: Köktürkler’in türeyişi ve çoğalmalarıyla
ilgilidir. Çin kaynaklarında yer alan
rivayetler “Bozkurt destanı”, Reşîdeddîn ve Ebü’l-
Gazî Bahadır Hân’daki rivayet ise “Ergenekon destanı”
olarak bilinir. Ayrı adlarla bilinen bu destanlar-
aslında aynı destanın birbirlerinden çok
farklılaşmış şekilleridir.

Uygur destanı, türeyiş ve göç olmak üzere iki
parçadan ibarettir. Çin kaynakları tarafından tesbit
edilmiş bulunan türeyiş parçası, Uygurların erkek
bir kurttan türemelerini anlatır. Uygurların Ötüken
bölgesinden Tarım havzasına göç etmeleri etrafında
oluşan ikinci parça ise hem Çin kaynaklarında,
hem de İran kaynaklarında yer almakta
ve iki rivayet birbirini tamamlamaktadır.

Yukarıda kısaca anlattığımız ve diğer sayfalarda
metinleri yer alan İslâmiyet öncesi Türk
destanının bu parçalan, isimlerine bakılarak sadece
belirli Türk boylarını ilgilendiren destanlar olarak
düşünülmemelidir. 19. yüzyılda Altay Türkleri’nden
derlenen yaratılış bölümü, ne kadar değişikliğe
uğramış olursa olsun ve ne kadar dar bir
sahaya sıkışırsa sıkışsın bütün Türklerin kozmogonisini
yansıtmakta, ilk Türklerin yaratılış hakkında
düşüncelerinin izlerini taşımaktadır.
Şehnâme’den özetlenen Alp Er Tonga destanı, uzun
asırlar süren İran-Turan mücadelelerinin izlerini
taşır; Turan ise bütün Türk dünyasını ifade eder.
Turan kahramanı Alp Er Tonga, bütün Türklerin
ortak eserleri olan Kutad gu Bilig ve Dîvânü
Lûgati’t-Türk’te bir Türk beyi olarak geçer. Şu
destanına gelince, o da Oğuz, Halaç ve Uygur’ları
kucaklamaktadır.
Oğuz Kağan destanı da sadece Oğuzların destanı
değildir. Destandaki en önemli noktalardan
biri Oğuz Kağan’m beylerine Kıpçak, Karluk- Halaç
ve Kanglı adlarım vermesidir. Bu nokta, Oğuz
Kağan’m bütün Türk boylarının atası olduğunu
açıkça gösteriyor. Destan kahramanı, Oğuz Kağan
adını taşımakla beraber Oğuz Kağan’m “men Uygurnmg
kağanı bola men (ben Uygurların kağanıyım)”
demesi de dikkat çekicidir, İslamiyet’ten
sonraki asırlarda Oğuz Kağan destanı daha çok
Oğuzlarda, özellikle Türkmenlerde yaşamış ve 17.
yüzyılda Ebülgazi Bahadır Han tarafından Türkmenler’den
tesbit edilmiştir. Oğuz Kağan destanının
parçaları olan Dede Korkut Hikayeleri de
yine daha çok Türkmenistan, Azerbaycan ve Türkiye’de
yayılmıştır. Ancak Korkut Ata hakkındaki
rivayetlerin bugün Oğuzlar’da değil, Kazak Türkleri
arasında yaşadığını ve hatta Kazak Türkleri’nin
Korkut Ata’nm icad ettiği bir küyü (makamı) kıl
kopuz ile çaldıklarını unutmamak lâzımdır. Dede
Korkut hikâyelerinden Bamsı Beyrek’in de Özbek,
Kazak ve Kırgız Türklerindeki Alpamış-Alpamıs-
Alp Bamsı-Alp Manas destanlarıyla ilgisini, bu destanlar
üzerinde çalışmış olan araştırmaıcılar ortaya
koymuşlardır.
Köktürklerin ve Uygurların kurttan türemesi
de bütün Türkleri ilgilendiren ortak bir motiftir.
Kurdun kutsallığı hakkındaki rivayetler bütün
Türkler arasında yayılmıştır. 10. ve 11. asırdaki
Arap ve Süryanî tarihleri, Bozkurt’un, Türklerin
önünde bir yol gösterici olduğunu yazarlar. Köktürk
ve Uygurların atası olan Bozkurt (Kökböri),
Oğuz Kağan destanında da bir kılavuz olarak görünür.
Nihayet Cengiz Han’dan sonra İlhanlılar çağındaki
tarihçiler tarafından tesbit edilen Ergenekon
destanı da eski Çin kaynaklarındaki
Köktürklere ait Bozkurt destanının yeni bir varyantıdır.
17. yüzyılda Ebülgazi Bahadır Han, Şecere-
i Türk adlı eserinde Ergenekon destanının Moğollara
mal etmekle beraber Moğol hanlarının
Oğuz Han soyundan olduğunu ifade eder. Oğuz
Han soyundan İl Han’ın oğlu Kıyan’ın torunlarından
Börteçene, Moğolları Ergenekon’dan
çıkarır. Bilindiği gibi Börteçene de Bozkurt demektir.
Görüldüğü üzere İslâmiyet öncesi Türk destanına
ait parçalar bütün Türkleri ilgilendirmekte,
hepsinin ortak destan köklerini oluşturmaktadır.
Araştırmalar ilerledikçe, İslâmiyet’ten sonra çeşitli
Türk boylarında görülen farklı destanların daha
başka vak’a, tip ve motiflerinin de İslâmiyet öncesi
Türk destan parçalarında bulunacağı şüphesizdir.

HOMEROS – İLYADA

Bir yığın Troyalıyla bir yığın Akhalı o gün…

(…)

Aitolia’lı Thoas saldırdı Peiros’un üstüne,
göğsüne, tam memesinin altına sapladı kargıyı,
tunç, girdi Peiros’un ciğerine.
Yaklaştı Thoas, güçlü kargıyı çekti göğsünden,
sonra çıkardı kınından keskin kılıcını,
sapladı karnının ortasına, aldı canını.
Ama soyamadı onu silahlarından!
Peiros’un arkadaşları gelmiş, sarmıştı çevresini
saçları tepelerinde top top Trakyalılar,
uzun kargılar vardı ellerinde.
Thoas iriyarıydı, güçlüydü, alımlıydı, ama
gene de öldürdüler onu orada,
sendeleye sendeleye geriledi, sonra düştü yere.
Böylece uzandı ikisi de toz toprak üstüne yan yana,
biri Trakyalıların, biri tunç gömlekli Epeilerin önderi.

Yiyordu her yanda bir sürü insanı bir sürü insan!
Etine sivri kargı değmemiş bir adam,
gelseydi buraya, dolaşsaydı erlik alanını,
göremezdi bu savaşın tek bir aksak yanını!

Bir yığın Troyalıyla bir yığın Akhalı o gün
serilmişlerdi uzun, toprağın üstüne,
işte böyle, sırt sırta, yan yana!

(Homeros, İlyada, s. 143-144. Can Yayınları, İst. 2004. Çev. Azra Erhat / A. Kadir)

Dede Qorqut

(Kitab-ı Dede Qorqut, Ferhat Zeynelov ve Semet Elizade yayımı, Bakü-1988, s.79-84)

Duxa Qoca Oğlı Deli Domrul Boymı Beyan Eder, Xanım Hey!

Meğer xanım, Oğuz’da Duxa Qoca oğlı Deli domrul deyerlerdi, bir er var idi. Bir quru çaym üzerine bir köpri yapdırmışdı. Keçeninden otuz üç aqca alurdı, keçmıyeninden döge döge qrrk aqca alurdı. Bum neçün böyle ederdi? Anunçün ki,” Menden deli, menden güçli er var mıdır ki, çıqa menümle savaşa” deyirdi; “Menim erliğim, be-hadirligim, cılasunligim, yiğitliğim Rum’a, Şam’a gede çavlana” deyirdi.
Meğer bir gün köprisinin yamacında bir bölük oba qonmuş idi. Ol obada bir yaxşı-xub yiğit sayru düşmüş idi. Allah emrile ol yiğit öldi. Kimi”oğul” deyü, kimi “qardaş” deyü ağladı. Ol yiğit üzerine möhkem qara şiven oldı. Nagahandan Deli Dom-rul çapar yetdi; aydır: -Mere qavatlar, ne ağlarsız? Menim köprüm yanında bu qovğa nedir, niye şiven edirsiz?- dedi. Ayıtdılar: -Xanım bir yaxşı yi-ğidimiz öldi, ana ağlarız, dediler. Deli Domrul aydır: Mere, yiğidinizi kim öldürdi? Al qanatlı Ezrayil ol yiğidin canm aldı. Deli Domrul aydır: – Mere Ezrayil dedügünüz ne kişidir kim, adamm canm alur? Ya Qadir Allah, birliğin, varlığın, haqıçcün, Ezrayil’ı menim gö-züme göstergil, savaşayım, çekişeyim, dürişeyim, yaxşı yiğidin canm qurtarayım. Bir dexi yaxşı yi-ğidin canm almıya, – dedi. Qayıtdı döndi Deli Domrul, evine geldi.
Heq Teala’ya Domrul’un, sözi xoş gelmedi:
- Baq, baq, mere deli qavat. Menim birliğim bilmez, yarligüme şükr qılmaz. Menim ulu der-gahımda geze, menlik eyleye?- dedi.
Ezrayil’e buyuruq eledi kim, ya Ezrayil var, ol dexi deli qavatın gözüne göringil, benizin saratğıl? – dedi. Canım xırlatğıl, alğıl! dedi.
Deli Domrul qırq yigid ilen yeyüb-içüb otu-rarken nagahandan Ezrayil çıqageldi. Ezrayü’i ne çavuş gördi, ne qapuçı. Deli Domrul’un görer gözi görmez oldı, tutar elleri tutmaz oldı. Dünya alem Deli Domrul’un gözüne qarannu oltı. Çağırıb Deli Domrul soylar, görelim, xanım ne soylar, aydar:
Mere, ne heybetlü qocasan? Qapuçılar seni görmedi, Çavuşlar seni tuymadı. Menim görer gözlerim
görmez oldı. Tutar menim ellerim
tutmaz oldı. Ditredi menim canım
cuşa geldi.
Altun ayağım elimden yere düşdi. Ağzım içi buz kibi, Sünüklerim tuz kibi oldı. Mere saqalacığı ağca qoca Gözcügezi cönge qoca Mere ne heybetlü qocasan, değil mana! Qodam-belam toqmar bu gün sana, – dedi.
Böyle digec Ezrayil’in açığı tutdı, Aydır:

Mere, deli qavat!
Gözüm cönge idigin ne beğenmezsen?
Gözi gökçek qızlarun gelinlerin
canın çoğ almışam Saqalım ağarduğm ne beğenmezsen Ağ sagallu, qara saqallu yiğitlerin
canın çoğ almışam Saqalım ağarduğunm me’nası budur – dedi.
Mere, deli qavat, ögünürdin, deyirdin “Al qa-natlu Ezrayil menim elüme girse, öldüreydim; yaxşı yiğidin, canın onun elinden qurtaraydım, -deyirdin. İmdi mere deli, geldim ki, senin canın alam. Verer misen, yoxsa menimle cenğ eder misen? – dedi.
Deli Domrul aydır: Mere al qanatlu Ezrayil, sen misen? -dedi. Evet menem! -dedi. Evet, men aluram, -dedi. Deli Domrul aydar: Mere qapuçılar qapunı qapan!- dedi. Mere Ezrayil, men seni gen yerde isterdim, tar yerde eyü elüme girdin. Ola mı? dedi. Men seni öldüreyim, yaxşı yiğidin canın qurtarayım! -dedi. Qara qılıcm sıyırdı, eline aldı. Ezrayil’i çalmağa hemle qıldı. Ezrayil bir gögerçin oldı: pencereden uçdı-getdi.
Ademiler evreni Deli domrul elin eline çaldı, qas-qas güldi. Aydar: – Yiğitlerim, Ezrayil’in gözin ele qorxutdum ki, gen qapuyı qodi, tar bacadan qaçdı. Cünki menim elümden gögerçin kibi quş oldı, uçdı. Mere, men anı qormıyam toğana al-dırmayınca? – dedi. Turdı, atına bindi. Toğanm eline aldı, ardına düşdi. bir iki gögerçin öldürdi, döndi evine geli yürürken Ezrayil atının gözine gö-ründi. At ürkdi. Deli Domrul’ı götürdi, yere urdı. Qara başı bunaldı, bunlu qaldı. Ağ göksinin üze-rine Ezrayil basub qondı. Baya mırlardı. Şimdi xır-lamağa başladı. Aydır:
Mere Ezrayil, aman!
Tenri’nin birliğine yoqdur güman!
Men seni böyle bilmez idim.
Oğurlaym can alduğm tuymaz idim
Düğmesi böyük bizim tağlarımız olur
Ol tağlarumızda bağlanımız olur
Ol bağların qara sabamları, üzümi olur
Ol üzümi sıqırlar, al serabı olur.
Ol şerabdan içen esrük olur
Şerabluydım tuymadım, ne söyledim,
bilmedim
Beyliğe usanmadım, yiğitliğe toymadım Canım alma, Ezrayil, -meded!- dedi.
Ezrayil aydır: – Mere, deli qavat, mana ne yal-vararsan, Allah Teala’ya yalvar. Menim de elimde ne var. Men dexi bir yumuş oğlanıyam, – dedi. Deli Domrul aydır: Ya pes can veren, can alan Allah
Teala mıdır?
- Beli odur!- dedi. Döndi Ezrayil’e: Ya pes sen ne eylemekluq dasan? Sen aradan çıqğıl, men Allah Teala bile xeberleşim, dedi.
Deli Domrul burada soylamış, görelim, xanım, ne soylamış, -Aydır:
Yucalardan yucasan, Kimse bilmez necesen. Görklü Tenri Nece cahiller seni Gögde arar,
Yerde ister,
Sen xud möminler könlindesen Daim turan cabbar Tenri Baqi qalan settar Tenri, Menim canımı alur olsan, sen alğıl! Ezrayil’e almağa qomağıl!- dedi.
Allah Teala’ya Deli Domrul’ın burda sözü xoş geldi. Ezrayil’e nida eyledi. Kim çün deli qavat menim birliğim bildi, birligüme şükür qıldı, Ya Ez-rayil, Deli Domrul’a can yerine can bulsun. Anun canı azan olsun! – dedi. Ezrayil aydır: – Mere Deli Domrul Allah Teala’nm emri böyle oldu ki, Deli Domrul canı yerine can bulsun, onun canı azad olsun! -dedi.
Deli Domrul aydır: “Men nece can bulayım? Meğer bir qoca babam, bir qarı anam var; gel ge-delim, ikisinden biri bolay ki, canın vere, alğıl menim canımı qoğıl,” dedi.
Deli Domrul sürdi, babası yanına geldi. Ba-basının elini öpüb soylamış, görelim, xanım ne soy-lamış, – aydır;
Ağ saqallu eziz, izzetlü, canım baba! Bilür misen neler oldı? Küfr söz söyledim, Heq Teala’ya xoş gelmedi. Gög üzerinde al qanadlu Ezrayil’e Emr eledi, uçub geldi
Ağca menim köksüm basıb qondı. Xırıldadıb tatlı canım alur oldı.
Baba, senden can dilerem, verer misen? Yoxsa “Oğul, Deli Domrul!” deyü ağlar
mısan?
Babası aydır: .
Oğul, oğul, ay oğul! Canım paresioğlul!
Toğduğmda toquz buğra öldürdüğün,
aslan oğul!
Dünlügi altım ban evimin qebzesi oğul! Qaza benzer qızımm, gelinimin çiçeği oğul!
Qarşu yatan qara tağım gerekse, Söyle, gelsün,- Ezrayil’in yaylası olsun! Souq, souq binarlarım gerekse,
ana içet olsun! Tavla tavla şahbaz atlarım gerekse,
ana binet olsun! Qatar qatar develerim gerekse
ana yüklet olsun! Ağayılda ağca qoyunım gerekse Qara mudbaq altında anun şuleni olsun! Altun- qümüş pul gerekse, .
ana xerclıq olsun!
Dünya şirin, can eziz, Canıma qıyabilmen, bellü bilgil! Menden eziz, menden sögülü anadır, oğul, anana var – dedi,
Deli Domrul babasından yüz bulmayıb sürdi, anasına geldi.
Aydır:
Ana bilir misen neler oldı? Gög yüzinden al qanatlu Ezrayil uçub
geldi.
Ağca menim köksümi basıb qondı. Xırladıb canım alur oldı. Babamdan can diledim, amma vermedi, Senden can dilerem ana,
canın mene verer misen? Yoxsa “Oğul, Deli Domrul!” deyü ağlar
mısan?
Acı tırnaq ağ yüzüne çalar mısan? Qarğu kibi ara saçın yolar mısan, ana? dedi.
Anası burada soylamış, görelim xanım, ne soylamış. Anası aydır:
Oğul, oğul, ay oğul!
Toquz ay tar qarnımda götürdigim oğul! Tolma beşiglerde beledügim oğul! On ay deyende dünya yüzine getürdigim
oğul!
Tolab-tolab ağ südimi emzirdiğim oğul! Ağca burclı hasarlarda tutılaydm oğul!
Sası dinlü kafer elinde tutsaq olaydın, oğul! Altun-aqca gücine salubanı seni
qurtaraydım, oğul!
Yaman yere varmışsan, varabilmen. Dünya şirin, can eziz! Canımı qıya bilmen bellü bilgil, -dedi.
Anası dexi canın vermedi. Böyle degec Ezrayil geldi Deli Domrul’un canın almağa. Deli Domrul aydır:
Mere Ezrayil, aman!
Tenri’nin birliğine yoqdur güman!
Ezrayil aydır: Mere deli gavat! Dexi ne aman dilersen? Ağ sagallu baban yanma vardın, can ver-medi. Ağ birçeklü anan yanma vardın, can ver-medi. Dexi kim verse gerek? -dedi. Deli Domrul aydır: Hesretim vardır, bulışayım, -dedi. Ezrayil aydır: -Mere deli, hesretin kimdir? Aydır: Yad qızı helalim var, andan menim iki oğlancığım var, ema-netim var, ısmarlaram anlara, andan sanra menim canım alarsan, -dedi. Sürdi helali yanına geldi. Aydır.
Bilür misen, neler oldı? Gög yüzinden al qanatlu Ezrayil uçub
geldi.
Ağca menim köksümi basub qondı. Tatlu menim canımı alur oldı Babama “ver” dedim, vermedi. Anama vardım can vermedi, “Dünya şirin, can tatlu” dediler:
İmdi:
Yüksek-yüksek qara tağlarım Sana yaylaq olsun! Souq souq sularım Sana içet olsun!
Tavla-tavla şahbaz atlarım
Sana binet olsun! Qatar-qatar develerim Sana yüklet olsun! Ağayilde ağca qoyunım Sana şulen olsun! 1 Gözün kimi tutarsa Könlün kimi severse Sen ana varğıl! İki oğlancığı ögsüz qomağıl!- dedi.
Övret burada soylamış, görelim, xanım ne soy-lamış, aydır:
Ne dersen, ne söylersen,
Göz açub gördügim!
Könül verüb sevdügim!
Qoç yiğidim, şah yiğidim,
Tatlu damağ verüb, soruşduğım,
bir yastıqda baş qoyub emişdigim Qarşu yatan qara tağları Senden sonra men neylerem?
Yaylar olsam, menim gorum olsun! Souq-souq suların içer olsam, Menim qanım olsun!
Altun-ağcan, xercleyür olsam, Menim kefenim olsun
Tavla-tavla şahbaz atun biner olsam, Menim tabutum olsun! Senden sonra bir yiğidi sevib
varsam, bile yatsam, Ala yılan olub, meni soqsun! Senin ol müxennet anan-baban Bir canda ne var ki, sana qıyamamışlar? Erş tanığ olsun, kürsi tanığ olsun Yer tanığ olsun, gög tanığ olsun . Qadir Tenri tanığ olsun Menim canım, senin canma qurban olsun! -
dedi.
Razı oldı. Ezrayil xetunın canını almağa geldi. Ademiler evreni yoldaşına qıyamadı. Allah Teala’ya burada yalvarmış, görelim nece yal varmış. Aydır:
Yucalardan yucasan, Kimse bilmez necesen! Görklü Tenri ,
Çoq cahiller seni
gögde arar, yerde ister
Sen xud möminlerin könlündesen Daim turan cabbar Tenri, Ulu yollar üzerine İmaretler yaparım senin içün. Ac görsem toyurayım senin çün. Yalmcıq görsem tonadayım senin içün! Alursan ikimüzün canın bile alğıl! Qorsan ikimüzün canın bile qoğıl! Keremi çoq Qadir Tenri! -dedi.
Heq Teala’ya Deli Domrul’un sözi xoş geldi. Ezrayil’e emr eledi: “Deli Domrul’un atasmm-anasmm canın al! Ol iki helala yüz qırq yıl ömr verdim” dedi. Ezrayil dexi babasının anasının defi canın aldı. Deli Domrul yüz qırq yıl dexi yol-daşıyla yaş yaşadı.
Dedem Qorqud geliben boy boyladı, soy soy-ladı. “Bu boy Deli Domrul’un olsun. Menden sonra alb ozanlar söylesün! Alnı açuq comerd erenler dinlesün!” -dedi.
Yum vereyim xanım!
Yerlü qara tağlarım, yıqılmasun!
Kölgelice qaba ağacın kesilmesün
Qamm aqan görklü suyun, qurımasm
Qadir Tenri seni namerde möhtac etmesün!
Ağ alnunda beş kelme dua qıldıq qebul olsun!
Yığışdırsun, duruşdursun, Günahınızı adı görklü Mehemmed’e ba-ğışlasun! Xanım hey.

TRUVA ATI HİLESİ

Batı’da her türlü davranışların , siyasi yaklaşımların , geliştirilen ilişkilerin ve hatta seçilen isimlerin bile bir anlamı ve tarihsel derinliği vardır. Bu bağlamda AEGIS nedir, gelin beraberce bir göz atalım.

Yunan mitolojisine göre AEGIS akıl , sanat , strateji ve barış tanrısı ATHENA’nın kalkanıdır. Mitolojiye göre bu kalkanın önünde en güçlü ordular bile bozguna uğrar. Biliyorsunuz Batılılar ile Doğulular arasındaki ilk büyük savaş TRUVA’da olmuştur. İzmir’li Homeros ‘un anlatımına göre; Batı’yı temsil eden ve başkomutan AGAMEMNON olan AKA orduları doğuyu , Anadolu ‘yu temsil eden ve başkomutan HEKTOR olan TRUVA orduları ile çok kanlı bir savaş yapar ama onlara baş eğdiremez. Bunun üzerine AEGIS kalkanına sahip ATHENA ,Akaların imdadına yetişir ve tahta atın yapımına yardım eder. İşte bu savaşta Anadolu TRUVA ATI hilesi ile diz çöktürülür. O tarihten bu yana Batı ile Doğu arasında mücadele sürüp gider.

İstanbul’un fethini gerçekleştirmiş olan FATİH SULTAN MEHMET 1462′ de Çanakkale’de , MUSTAFA KEMAL ATATÜRK Kurtuluş Savaşı’ndan sonra 1922 ‘de “Hektor’un öcünü aldık” derken bu tarihsel çekişmenin farkındalığına sahiplerdi. Adını AKA orduları komutanından alan İngiliz’in Agameemnon zırhlısının 1915′te Çanakkale Savaşı’na gönderilmesini ve 30 Ekim 1918′de Mondoros Mütarekesi’nin yine bu gemide Doğu’nun en büyük gücü olan Osmanlı Devleti’ne imzalattırılması ve baş eğirilimesi tesadüf değildi.

Yaklaşık MÖ 1200 ‘lerde meydana gelen TRUVA SAVAŞI’nda Batılı AKA’lıların amacı , Doğu’nun zenginliklerine el koymak ve onları sömürmekti. Bugünde değişen bir şey yoktur. Emperyal güçlerin niyeti Doğu’nun kaynaklarını ele geçirmek , TRUVA ATI’na bile rahmet okutturacak hilelerle onları içeriden çökerterek birbirlerine düşürmek ve sömürmektir.

Truvalılar,Persler,Müslümanlar,Osmanlı Türkleri ve daha nice DOĞUlular , hep kalkanın önünde oldular ve kılıç salladılar . Ama şimdiye kadar hiçbir Doğu’lu işbirlikçik yaparak kalkanın arkasına geçmeyi ve kendi kültürüne ve insanlarına ihanet etmeyi düşünmemişti.

ERGENEKON DESTANI (Bir kısmı…)

Türk illerinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu yetmeyen, Türk’e boyun eğmeyen bir yer yoktu. Bu durum yabancı kavimleri kıskandırıyordu. Yabancı kavimler birleştiler, Türkler’in üzerine yürüdüler. Bunun üzerine Türkler çadırlarını, sürülerini bir araya topladılar; çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince vuruşma da başladı. On gün savaştılar. Sonuçta Türkler üstün geldi.

Bu yenilgileri üzerine düşman kavimlerin hanları, beğleri av yerinde toplanıp konuştular. Dediler ki:

“Türkler’e hile yapmazsak halimiz yaman olur !”

Tan ağaranda, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Türkler,

”Bunların gücü tükendi, kaçıyorlar” deyip artlarına düştüler. Düşman, Türkler’i görünce birden döndü. Vuruşma başladı. Türkler yenildi. Düşman, Türkler’i öldüre öldüre çadırlarına geldi. Çadırlarını, mallarını öyle bir yağmaladılar ki tek kara kıl çadır bile kalmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdiler, küçükleri tutsak ettiler.

O çağda Türkler’in başında İl Kagan vardı. İl Kagan’ın da birçok oğlu vardı. Ancak, bu savaşta biri dışında tüm çocukları öldü. Kayı (Kayan) adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Kagan’ın bir de Tokuz Oguz (Dokuz Oğuz) adlı bir yeğeni vardı; o da sağ kalmıştı. Kayı ile Tokuz Oguz tutsak olmuşlardı. On gün sonra ikisi de karılarını aldılar, atlarına atlayarak kaçtılar. Türk yurduna döndüler. Burada düşmandan kaçıp gelen develer, atlar, öküzler, koyunlar buldular. Oturup düşündüler: “Dört bir yan düşman dolu. Dağların içinde kişi yolu düşmez bir yer izleyip yurt tutalım, oturalım.” Sürülerini alıp dağa doğru göç ettiler.

Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere vardılar. Bu tek yol da öylesine sarp bir yoldu ki deve olsun, at olsun güçlükle yürürdü; ayağını yanlış yere bassa, yuvarlanıp paramparça olurdu.

Türkler’in vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, yemişler, avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı’ya şükrettiler. Kışın hayvanlarının etini yediler, yazın sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülkeye “ERGENEKON” dediler”

40 HUNLU ve BiN YILLIK TURKU : DOMBIRAM

40 Hunlu, bölgeyi yağma ve katliamla kasup kavuran büyük orduya karşı yiğitçe meydan okudu.
Görüntüler Rus yönetmen Sergei Bodrov ‘un filminden.
Fonda bin yıllık bir türkü olan ve bağlamanın atası KOPUZ ile çalınan Dombira türküsü. Söyleyen büyük sanatçı : Arslanbek SULTANBEKOV.

XOSROV İLE ŞİRİN

http://nizami.az/category/khamsa2/

 

XOSROVLA ŞIRININ SÖHBƏTI

O ay sifətlini Xosrov görərкən
Etdi öz qəlbini o sərvə çəmən.
Gördü кi, bir huri qəsrə girərəк,
Behişt qapısını bağlayıb bərк-bərк.
Xosrovu sarsıtdı o birdən-birə,
Az qaldı кürsüdən şah düşsün yerə.
Cəld durub toxtaqlıq verdi özünə,
Əlini öpərəк oturdu yenə.
Üzr üçün Şirinə sonra dil açdı,
Sorğularla ona şəкərlər saçdı:
Həmişə təzə ol, ey sərvi-azad!
Başın göy, üzün al, qəlbin olsun şad!
Dünya sübh üzündən gülüş öyrəndi,
Fələкlərə düşən sənin кölgəndi.
Кönül təzələndi bu xoş görüşdən,
Məni utandırdın hörmətinlə sən.
Yolumu bəzədin öz mənzilintəк,
Döşədin torpağa xalı, xəz, ipəк.
O gövhər, aypara sırğalarından
Şəbdizin nalına ləl salmısan.
Yoluma bu qədər gövhər töкmüsən,
Üzüm lələ dönüb xəcalətimdən.
Üzünlə кi, şadam – bu mənə bəsdir,
Bu gövhər, bu daş-qaş, məncə, əbəsdir.
Südlə bal кimi sən qarışdın mənə,
Sözüm ola bilməz xidmətlərinə.
Qapını üzümə bağladın neçin?
Mən yanıldım, yoxsa belədir yəqin?
Alçaltmısan məni, gözəl, yer кimi,
Ucalmısan özün səmalar кimi.
Demirəm кi, səndən mən artığam, yox,
Belə fiкirlərdən uzağam çox-çox.
Qonağınam, qonaq üzünə belə
Qapını bağlamaq olarmı, söylə?
Qonaqla oturan comərd кimsələr
Qonağa daha çox hörmət göstərər.

ŞİRİNİN FƏRHADIN ÇƏКDİYİ ARXIN VƏ DÜZƏLTDİYİ HOVUZUN TAMAŞASINA GETMƏSİ

Şirinə dedilər: “Fərhad bir aya
Tapşırdığın arxı çəкdi saraya.
Indi otlaqlardan hər axşam-səhər
Süd axır hovuza – təmiz, tazə-tər.”
Durub çölə çıxdı o gözəl pəri,
Gördü süd arxını, hovzu, mərməri.
Düşündü: “Bu arxı, mərmər hovuzu
İnsan yaratmamış, yaranmış özü.
Cənnəttəк bu hovuz, bu süd, bu dilbər!
Yox, insan əlindən gəlməz bu işlər!”
Fərhadın işindən gəldi heyrətə,
Söylədi: “Eşq olsun belə sənətə!”
Fərhad bu işləri qurtaran zaman
Şirin əziz tutdu onu dostlardan.
Dedi: “Sən ustada necə haqq verim?
Şagirdinə layiq yoxdur dəyərim.”
Gövhərdən bir neçə sırğası vardı,
Sırğanın hər daşı güntəк yanardı.
Bir şəhər xəracı hər bir danəsi,
Bir tac qiymətində hər dürdanəsi.
Açıb qulağından çox üzr istədi,
“Hələliк bunları qəbul et – dedi,
Bundan yaxşısıyla xəcalətindən
Çıxaram, əmin ol, vaxtı gələrкən.”
Fərhad o xəznəyə deyib “Afərin!”
Alıb ayağına atdı Şirinin.
Tez çıxdı qəsrdən, qaçdı çöllərə,
Dəniztəк göz yaşı axıtdı yerə.
Eşqini duyarlar deyə, qorxaraq
Mərdliкlə gəzirdi insandan uzaq.

XOSROVUN FƏRHADLA DEYIŞMƏSI

Xosrov əvvəl sordu: “Hardansan, cavan?”
Fərhad cavab verdi: “Dost diyarından.”
Dedi: “O diyarda hansı sənət var?”
Dedi: “Qəmi alıb, canı satırlar.”
Dedi: “Canı satmaq heç ədəb deyil.”
Dedi: “Aşiqlərdə bu əcəb deyil.”
Dedi: “Ürəкdəndir çəкdiyin bu qəm?”
Dedi: “Ürəк nədir, candan aşiqəm.”
Dedi: “Əzizdirmi eşqi Şirinin?”
Dedi: “Onu candan bilirəm şirin.”
Dedi: “Aytəк onu gecə görürsən?”
Dedi: “Yuxum gəlsə, yatırammı mən?”
Dedi: “Qəlbin onu unudar haçan?”
Dedi: “Torpaqlarda yatdığım zaman.”
Dedi: “Qədəm qoysan sən otağına?”
Dedi: “Baş qoyaram mən ayağına.”
Dedi: “Yaralasa gözünü əgər?”
Dedi: “O birin də verərəm gedər.”
Dedi: “Biri ona əl vursa əgər?”
Dedi: “Daş da olsa, bil, dəmir yeyər.”
Dedi: “Əlin ona yetişməz axır?”
Dedi: “Ayı gendən görməк yaxşıdır.”
Dedi: “Varlığını istəsə birdən?”
Dedi: “Yalvararaq tez verərəm mən.”
Dedi: “Кeç, – söyləsə, – başından haman.”
Dedi: “Başı verib çıxaram borcdan.”
Dedi: “Dostluğu et özündən кənar.”
Dedi: “Belə bir iş görərmi dostlar?”
Dedi: “Arxayın ol, bu xəyal xamdır.”
Dedi: “Arxayınlıq mənə haramdır.”
Dedi: “Gəl əl götür, səbrə ver qərar.”
Dedi: “Heç can üçün səbr etməк olar?”
Dedi: “Səbr etməyin faydası çoxdur.”
Dedi: “Qəlb səbr edər, qəlbim кi, yoxdur.”
Dedi: “Hansı qəmdir qorxudan səni?”
Dedi: “Ancaq hicran qorxudur məni.”
Dedi: “Istəyirsən dünyada həmdəm?”
Dedi: “Özümü də heç istəmirəm.”
Şah cavab tapmadı Fərhada artıq.
Gördü məsləhətdir bitsin danışıq.
Həzərata dedi: “Ta bu günəcən
Belə hazırcavab görməmişəm mən.
Madam кi, qızıldan qaçdı, çəкindi,
Daşla sınayarıq biz onu indi.”
Sonra sözlərini qılınctəк çaldı,
Almaz кülüngünü daşlığa saldı.
“Bizim yolumuzda, – dedi, – bir dağ var,
Çətinliкlə кeçir ordan adamlar.
Dağları sən yarıb yol salmalısan,
Olsun gediş-gəliş bir qədər asan.
Heç кəsin əlindən gəlməz bu tədbir,
Hamı deyir bu iş sənin işindir.
Şirin hümmətinə, Şirin eşqinə
And olsun, – yaxşı and içdim mən sənə!
Mənim istəyimə əməl eyləsən,
Səni öz arzuna çatdıraram mən.”
Dəmir qollu Fərhad dedi: “Hazıram
Yolundan bu dağı özüm qaldıram.
Bir şərtim var: dağla döyüşə girsəm,
Şah dediyi işi sona yetirsəm,
Şah da onda məni razı edərəк,
O şirin şəкərdən əl çəкsin gərəк.”
Şah hirsləndi, bu söz qızdırdı onu,
Istədi Fərhadın vursun boynunu.
Dedi: “Xosrov şərtdən qorxan deyildir,
Qırılası daşdır, torpaq deyildir.
Torpaq belə olsa, necə qazacaq?
Hara daşınacaq bir belə torpaq?”
Sonra coşub dedi: “Şərtdir şərtimiz,
Bu şərti sındırsaq, mərd deyiliк biz.
Qol açıb bir göstər öz sənətini,
Biz də seyr eyləyəк məharətini.”
Fərhad bu sözlərdən həycanlanaraq,
Dedi: “Ey adil şah, hardadır o dağ?”
Xosrov nişan verdi ona uzağı,
İndi adlanır o, Bisütun dağı.
O dağın hər yanı qart daşdı tamam,
Daşın sərtliyini bilir hər adam.
Şahın vədəsindən ümidlənərəк,
Dağ çapan gedirdi yeldən yüyürəк.
Dağ başını yeltəк bir anda aldı,
Belini bağlayıb кülüngü çaldı.
Daşın düz yerindən yonub bir qədər,
Çəкdi gözəl-gözəl nadir şəкillər.
Şirinin şəкlini yaratdı qəşəng,
Elə bil кi, çəкdi Mani bir Ərъəng.
İti кülüngünün ucuyla sonra
Xosrovla Şəbdizi çəкdi divara.
Bu şəкlin önündə o dağlar çapan
Eşitmiş olarsan, necə verdi can!
Bilirsən кi, Xosrov pozdu ilqarı,
Məhv etdi Fərhadı bir qoca qarı.
Quyruq tələ qurdu, gördünmü qurda,
Məqsədinə çatdı hiyləgər burda.
Piy quyruqdan gördü elə hiylə, fənn.
Quyruğun ardınca nə izləyirsən?
Zəmanə bir qoca dişi qoyundur,
Uyma quyruğuna, işi oyundur.
Taleyin quyruqsuz bir ulduz iкən
Quyruqtəк arxaya neçin düşürsən?

—-

Ey ürək, yubanma, yoldaşlar gedir,
Yükünü tez bağla, bu qəflət nədir?
Bu həyat gəmisi məhkumdur batsın,
Gərək hər kəs yükü dəryaya atsın.
Bu dəryada qüssə, qəm yada salma,
Cum dərinliklərə, nəfəs də alma.
Göbəkdən dodağa dar bir boru var,
Yoxsa səsin yerdən göylərə qalxar.
Nə qədər sevimli olsa da bəşər,
Göylərə qalxsa da torpağa enər.

—-

Nizani, sakit ol! Nə fayda vardır?
Bu qoca dünyanın qulağı kardır.
Şikayət eləyib, vurma başına,
Gülüşdən pərdə çək bu göz yaşına.

—-

Söylə, gənclik nədir? Başın sevdası!
O sevdadan gəlir hər baş bəlası.
Hakim olan zaman şəhrə qocalıq,
Cavanlıq sevdası qalarmı artıq?
“Neyləyim,soruşdu qocadan cavan.-
Məndən qaçmasın yar, mən qocalırkan?”
Qoca cavab verdi:”Gələndə o gün
Uzaq qaçacaqsan yardan sən özün.”

—-

Həyat aləmidir hər şeydən üstün,
Cavanlıq günüdür ən qiymətli gün.
Həyatdan yaxşı şey dünyada nədir,
Gənclikdən gözəl şey bir əfsanədir.

—-

Sevgi hiylə bilməz, düzəltməz duzaq,
Səni sevdasından buraxmaz uzaq.
Кöpəк кimi yeməк, içməк nədir, nə?
Bir pişiк olsa da, can ver eşqinə!
Pişiyin eşqiylə yaşamaq, inan,
Yaxşıdır, şir olub, yalnız qalmaqdan.
Eşq düşsə daşın da qəlbinə əgər
Gövhərdən özünə məşuq düzəldər.
Maqnit olmasaydı eşqin əsiri
Çəкməzdi özünə dəmir zənciri.

—-

Qiymətdən salmışdır sözü yalanlar,
Doğrunu danışan möhtəşəm olar.
Dedi sübhi-sadiq çünкi doğrunu,
Dünyalar qızıla tutdurdu onu.
Sərv də qaldırmış düzlüк bayrağı,
Onunçün həmişə göydür yarpağı.

—-