Prof. Dr. Necati Demir – Ulu Han Ata Bitiği

Ulu Han Ata Bitiği diğer adı ile Ulu Han Ata Kitabı, Türklerin ilk babasının yani Türk ırkına mensup ilk kişi olan Ulu Ay Ata’nın ve ilk Türk kadını ve annesi Ulu Ay Ana’nın yaradılışını anlatmaktadır. Özellikle Türklüğün kökeni ve Türklerin dünya üzerinde yaşamaya başlaması ile ilgili bilgiler, herkesin ilgisini çekebilecek özelliklere sahip olup eşine az rastlanır cinstendir. Eserde; Türkler, Oğuz Kağan, Dede Korkut, Ulu Kara Dağ, Ulu Ay Ata, Ulu Ay Ana, Altın Han, Gümüş Han, Türk Yemini, Çocuk Arslan Hikâyesi gibi Türk tarihi, kültürü ve coğrafyası ile ilgili pek çok konuda bilgiler verilmiştir. Bütün bunlara ilave olarak Arapça metin içerisinde bulunan yer adları ve kişi isimlerinin her birinin arkaik Türkçe unsurlar olması, eserde verilen bilgilerin değerini daha da artırmaktadır. Prof. Dr. Necati Demir’in yayına hazırladığı eser üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde eserin yazıldığı coğrafya ve dönemin tarihi hakkında bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde ise eseri Farsçadan Arapçaya tercüme eden ve bir Memlûk Türkü olan yazarı Seyfüddin Ebubekir bin Abdillah bin Aybek ed-Devâdârî ve Ulu Han Ata Bitiği’nin içinden alındığı eseri Dürerü’t-Ticân ve Gureru Tevârihi’z-Zaman tanıtılmaya çalışılmıştır. Üçüncü bölümde ise Ulu Han Ata Bitiği metni verilmiştir.
devamını oku

Yayın Tarihi 2017-03-24
ISBN 6051555133
Baskı Sayısı 2. Baskı
Dil TÜRKÇE
Sayfa Sayısı 152
Cilt Tipi Karton Kapak
Kağıt Cinsi Kitap Kağıdı
Boyut 13.5 x 19.5 cm

ÖTÜKEN NEŞRİYAT

Munzur Baba Efsanesi

Munzur Baba Efsanesi

Zamanın birinde bir pir varmış, onun da bir tek kızı. Kızı bir gün ölür. Dede birkaç gün üst üste kızını rüyasında görür. Kızı, “Baba” der “Benim mezarımı aç. Bende bir emanet var onu al.” Dede gördüğü rüyayı taliplerine anlatır. Bunun üzerine karar verilip mezar açılır. Kızın tabutunun içerisinde beşiğe benzer bir şeyin içerisinde bir çocuk şahadet parmağını emmektedir. Çocuğu oradan alırlar. Dede rüyasında tekrar görür kızını. Kız, rüyasında babasına, “Çocuğun adını ‘Munzur’ bırakın.” der.
Gel zaman git zaman Munzur, yedi yaşına gelir ve Tunceli’nin Ovacık İlçesine bağlı Koyungölü civarında yaşayan bir ağanın koyunlarını gütmek için yanında çobanlık yapmaya başlar.
Munzur’un ağası hac zamanı geldiği için hacca gitmiş. Ağasının hacda olduğu bir gün Munzur ağanın hanımının yanına gelir ve;
-Hanımım, ağamın canı sıcak helva ister. Helvayı yaparsan ben kendisine götürürüm, der.
Ağanın hanımı önce şaşırır, sonra herhalde zavallı çobanın canı helva yemek istiyor, doğrudan söylemeye dili varmıyor, utanıyordur. Ağasını da bahane ediyor. Kendisine bir helva yapayım da yesin, der. Helvayı pişirir, bir bohçanın içine bağlar ve Munzur’a;
-Al evladım götür, der.
O sırada ağa hacda namaz kılmaktadır. Namaz sırasında sağa selam verirken bir de bakar ki sağ yanında elinde bir bohça ile Munzur dikilmiş duruyor. Namazını bitirip Munzur’a;
-Hoş geldin evladım, burada ne arıyorsun? Nedir o elindeki? der. Munzur’da;
Ağam canın sıcak helva istemişti, onu sana getirdim, der.
Elindeki bohçayı ağasına uzatır. Ağası bohçayı açar ve bakar ki içinde sıcacık helva paketlenmiş duruyor. Ağa hayretler içinde Munzur’a bir şeyler söylemek için başını çevirdiğinde bir de bakar ki Munzur yanında yok.
Ağa hac görevini tamamlayıp köyüne döndüğünde komşuları herkes elinde bir hediye ile hacıyı karşılamaya giderler.Munzur’da götürecek başka bir hediyesi olmadığından bir çanağın içerisine koyunlarından bir miktar süt sağar ve bununla ağasını karşılamaya gider.
Ağa Munzur’u görünce yanındakilere;
-Asıl hacı Munzur’dur. Öpülecek el varsa Munzur’un elidir. Önce ben öpeceğim der ve Munzur’a doğru koşar.
Munzur bu konuşmaları duyduğunda;
-Aman ağam Allah aşkına. Böyle bir şey olmaz. Ben yıllarca senin ekmeğinle, aşınla büyüdüm. Sen nasıl benim elimi öpersin. Ben sana elimi öptürmem, der ve kaçmaya başlar.
Munzur önde ağa ve yanındakiler arkasında bir kovalamaca başlar.
Şimdiki Munzur ırmağının çıktığı ilk yere geldikleri zaman Munzur’un elindeki süt dolu çanak dökülür ve sütün döküldüğü yerde, süt gibi bembeyaz bir su fışkırır. Munzur kırk adım daha atar. Fışkıran bu sulardan bir ırmak meydana gelir. Munzur’un arkasından koşanlar bu ırmaktan öteye geçemezler. Munzur da bu dağlarda kaybolur gider.
Yöre halkının efsaneleştirdiği Munzur ile, Tanrının varlıklı ve sözü geçen kişiler yanında bir çobanın da keramet sahibi olabileceğini, çoban olsa bile Tanrının sevgisine mahzar olabilecek temiz yürekli, imanlı insan olabileceği belirtilmekte, Munzur’u bu inançla efsaneleştirmektedirler.

Kiziroğlu Mustafa Bey – Gizir oğlu Mustafa bəy

Aşık Ceylani’den “Kiziroğlu Mustafa Bey”

Adaletin uygulayıcısı, zalimlerin düşmanı…

Kizir, Kars’ın Susuz ilçesine bağlı bir köydür. Kısır Dağları’nın soluklandığı, soğuk pınarların çağladığı eteklere kurulu bir köy…

Düz damlı evlerden oluşan köyün hakim yerinde, köylülerin “Kizir’in Kalesi” dedikleri bir kalıntı vardır…

“Kiziroğlu burada yaşamış, burada efsaneleşmiş” derler.

Söylentiye göre; şimdiki Kizir’in yerinde 20-25 kadar ev varmış ve köyün sözü geçen kişisine muhtar anlamında “kizir” derlermiş.

Vakti zamanında o köyün, haksızlık yapanlara, zalimlik edenlere haddini bildiren, ünü tüm Anadolu’ya yayılmış bir “kizir”i varmış.

Gel zaman git zaman, Kizir’in bir oğlu olmuş, adını Mustafa koymuş.

Daha küçüklükte at binmeyi, kılıç kuşanmayı öğrenen Mustafa, tıpkı babası gibi namlı bir yiğit olup çıkmış ve “Kiziroğlu Mustafa bey” olarak ünlenmiş.

Hikaye bu ya; bir gün bildiğimiz Köroğlu yöreye gelip Kısır Dağları’nın Ferro Deresi’ne yerleşir ve bir atlı gezide Kizir Köyü’nü görünce “Buradaki her türlü adaletsizlik de benden sorulur” der.

Köyün en yüksek noktasına bir kale kuran Köroğlu hükmünü sürmekteyken, işlerinden dolayı bir süreliğine köyünden uzakta kalan Kiziroğlu Mustafa Bey, Köroğlu’nun kalesini görünce “Buradaki her türlü adaletsizlik benden sorulurken bu da ne” diyerek kaleye yönelir ve Köroğlu’nun karşısına dikilir:

Sen kim olasın ki benim yurdumda saltanat sürersin?…

Yiğit dediğin meydanda belli olur…

Ancak töre der ki “Yiğit meydanda belli olur… İki yiğit döğüşecek, galip gelen diğerini öldürüp savaşı kazanmış olacak…”

Köroğlu ve Kiziroğlu günlerce at üzerinde kavga ederlerse de yenişemezler. Sonrasındaki kılıç kavgasında da, güreşte de öyle…

Bir kenarda Mustafa Bey’in atı Alapaça da Köroğlu’nun atı Kırat’la güreşmekte, rakibini alt etmiş haldedir…

Durumu gören Mustafa Bey “Ula benim atım, Köroğlu’nun atanı alt etmiş duruyor. Ben Köroğlu’nu al etmezsem halim nice olur” deyip gayrete gelip rakibini yere serer. Tam kamasın çekip vuracağı sırada Köroğlu “Dur yiğit… Bana karımla helalleşecek kadar süre tanı” der.

Kaleye varan Köroğlu, eline sazını alıp karısının karşısına geçerek olanları anlatır:

Bir atı var Alapaça

Peh peh peh…

Mecal vermez Kırat kaça

Hey hey hey…

Az kaldı ortamdan biçe…

Ağam kim?

Paşam kim?

Nigar Kim?

Hanım Kim?

Kiziroğlu Mustafa Bey…

***

Olanları kapı aralığından izleyen ve dinleyen Kiziroğlu, “yiğidin hakkını teslim eden” rakibinin sözü ve sazı karşısında duygulanır.

Kapıyı açık içeri girince, Köroğlu her şeyin bittiğini, sonunun geldiğini düşünürken, can düşmanı ona sarılıp “Sen benden daha yiğitsin Köroğlu… Hayatın senin…” der.

Mustafa Bey’in gösterdiği büyüklüğü karşılıksız bırakmayan Köroğlu da, “Buralarda senin gibi bir yiğit varken, bana yer yok” diyerek, yollara düşer ve kendisine yeni mekan olarak Bolu Dağları’nı seçer…

***

Gizir oğlu Mustafa bəy

Bir atı var ala paça
Peh peh peh
Mecal vermez kırat kaça
Hey hey hey
Az kaldı ortamdan biçe

Ağam kim,
Paşam kim,
Nigar kim,
Hanım kim,
Kiziroğlu Mustafa Bey
Bir beyin oğlu

******
Bir hışımla geldi geçti peh peh peh
Kiziroğlu Mustafa Bey hey hey heeey
Şu dağları deldi geçti
Ağam kim paşam kim
Hanım kim nigar kim
Kim kim kim kim
Kiziroğlu Mustafa Bey bir beyin oğlu zor beyin oğlu

Ah onla sırdaş olaydım peh peh peh
Anadan onbeş olaydım hey hey heeey
Ben onla kardeş olaydım
Ağam kim paşam kim

Hanım kim nigar kim
Kim kim kim kim
Kiziroğlu Mustafa Bey bir beyin oğlu zor beyin oğlu

Hay edenden haya tepe peh peh peh
Huy edenden huya tepe hey hey heeeeyyy
Köroğlunu suya tepe
Ağam kim paşam kim
Hanım kim nigar kim
Kim kim kim kim
Kiziroğlu Mustafa Bey bir beyin oğlu zor beyin oğlu

ÇORUM EFSANELERİ – Koyun Baba efsanesi

Koyun Baba’nın asıl adı Seyit Ali’dir.Peygamber soyundan geldiği ileri sürülür.Bursa’da bir süre çobanlık yaptığı sırada ağayla her iki kuzudan birini almak üzere anlaşır.Bir süre sonra kırk kuzusu olur.Bunları alarak Osmancık’a yerleşir.Her yirmi dört saatte bir melediğinden adı “Koyun Baba” kalır.
Yörede ermiş sayılan Koyun Baba üzerine çok rivayetler vardır.Bunlardan birisi şöyledir :
Koyun Baba’nın üç köpeği vardır.Bunlara Kara Kadı, Sarı Kadı, Ala Kadı adını verir.Bağdat Kadısı Osmancık’tan geçerken bunu duyar ve padişaha şikayet eder.Padişah Koyun Babayı çağırır, köpeklerine neden böyle adlar koyduğunu sorar.Koyun Baba da:
-Kadılar haram helal bilmezler,benim köpeklerim bilir.İsterseniz deneyelim der.Padişah denemeye karar verir.
Koyun Baba yirmisi helal,yirmisi haram kırk kap yemek getirilmesini ister.İstenenler getirilince köpekleri çağırır,yemekleri önlerine serer.Hayvanlar helal yemekleri yer öbürlerine dokunmazlar.
Padişah çok şaşırır.Koyun Baba’yı mükafatlandırmak ister dileğini sorar.Koyun Baba:

-Hazineden bişey istemem Sarıalan ile Saltukalan’ı köpeklerime yallık verirseniz yeter der.Dileği yerine getirilir.
Koyun Baba kendisini padişaha şikayet eden kadıya şöyle bir bakar ve adam ölür.

Ramilə Qurbanlı – Lələtəpə əfsanəsi

Lələtəpə

../..

Keçmiş zamanlarda Qarabağ elatında  bir tacir varmış,  işinə görə ömrü yollarda keçərmiş. Bu tacir varlı-hallı adammış,  quş südü də tapılarmış süfrəsində. Özü də xeyirxah adam kimi elatda ad çıxarıbmış, qapısına  diləyə gəlmiş hər kəsi razı yola salarmış. Amma kişinin övladı olmurmuş, bu dərd onu için-için yandırıb qovururmuş. Övrəti də bu üzdən gizlinə çəkilib Allaha yalvarar, göz yaşları tökərmiş.

 

Bir gün tacir yenə uzun yola hazırlaşır. Övrəti yol tədürükü görür, kişinin boxçasını hazırlayırdı.  Dəvə karvanı yola hazır olanda tacir  arvadını çağırıb həmişəki kimi Allah əmanət ol  – deyə tapşırır: “ Amma bu dəfə qayıdanda  səni  həyətdə beşik yelləyən görməsəm,  öldürəcəm-əlavə edib başıaşağı,  qadının üzünə baxmadan yola düzəlir.

 

Vədə tamam olur, bir gün nökər qaçaraq gəlib xanıma ağanın gəldiyini xəbər verir. Qadın naçar qalıb neynəyəcəyini bilmir, kişi məni beşik  yelləyən görməsə öldürəcək-deyə tez iki ağacın arasından bir beşik asır, uzunsov daş götürüb onu bələyir,  sonrası Allaha pənah deyib, başlayır yelləməyə.

 

Tacir uzaqdan övrətinin həyətdə beşik  yellədiyini görüb ətrafdakılardan soruşur: “Mən xəyal görürəm yoxsa arvad beşik yellədir”. Ətrafındakılar  sevincək onun xəyal görmədiyini təsdiqləyirlər.

 

Tacir beşiyə yaxınlaşıb dərhal  “uşağı” qucağına götürür.  Qadın heyrətindən özündən gedir. Bələyə bükülmüş daş kişinin qucağında gülən körpəyə çevrilir.

 

Uşağın adını Lələ qoyurlar, mənası tək, yeganə, çoxdan gözlənilən deməkdir.

 

Oğlan yeniyetmə yaşına çatanda tacir ömrünü ona tapşırıb dünyadan köçür.

 

Bir gün  Lələ tay-tuşları ilə dərədə oynayanda  sözləri çəp gəlir, savaşırlar. Tay-tuşları ona “sən özünü adam hesab eləmə, daşdan yaranandan adam olmaz” deyə tənə edirlər. Lələ evə gəlib məsələni anasına danışır. Qadın anlayır ki, daha bundan sonra həqiqəti Lələdən gizlətmək olmaz. Açıb hal-qəziyyəni ona nəql edir. Lələ özünü tanıyandan meyl saldığı sazı da götürüb evdən, bu el-obadan çıxır, baş götürüb gedir.

 

İllər keçir. Lələ uzaq ellərdə el şənliklərində saz çalıb oxumaqla özünə çörək pulu qazanardı.

 

Mən daşam daşdan yarandım

İnsanlardan tez usandım.

 

Axşamlar isə elatdan uzaqda  hündür bir təpəcikdə özünün tikdiyi komaya çəkilib gecələyir, heç kimlə kəlmə kəsmir öz aləmində ömür sürürdü.  Bu heç kimlə kəlmə kəsməyən haqq aşığı (artıq onu belə tanıyırdılar) birinin başına ağrı gələndə bircə dəfə əlini səssiz-səmirsiz ağrıyan yerə çəkməklə onu sağaldarmış.

 

Zaman keçdikcə insanlardan qaçan Lələyə doğru insanlar özü gəlməyə başlayır, hamının işi ondan keçir, Lələ hər kəsin dərdinin əlacını tapırdı.  Onun məskunlaşdığı təpə el arasında Lələ təpə adlanmağa başlayır. İnsanlar yavaş-yavaş o təpənin ətəklərində yurd etdikcə məkan Lələ təpə yurdu kimi tanınır.

 

Lələ bir koma tikdi

Ağzını günə tikdi – deyə el-oba onun öz təbirincə ona bayatılar qoşardı.  Onu sevir, ona hörmət edir, bəzən hətta gizlində ondan qorxardılar.

 

Bu minvala zaman axıb gedir. Bir gün Lələtəpə elatı Lələnin komasından heç çıxmadığını görüb onu ziyarətə gedirlər və görürlər ki, Lələ sazı da əlində oturduğu yerdə dünyasını dəyişib.  Ahıllar Lələni elə həmin təpədə öz komasının yanında dəfn etməyi məsləhət görürlər.  El arasında ilahiləşən Lələnin dəfn olunduğu həmin yer sonradan ziyarətgaha çevrilir. Ətraf elatlardan, kənar ellərdən o təpəni ziyarətə gəlirlər.  Bu əhvalat dillərdə əfsanəyə çevrilir, ona bayatılar qoşulur.

 

Lələ də öldü getdi

Ömrünü böldü getdi

Lələnin qəbri üstə

Gör kimlər gəldi getdi.

 

Zaman at üstündə gəlib keçir. 90-cı illərdə Lələtəpə yurdu Cəbrayıl rayonu ərazisində Cocuq Mərcanlı kəndinin məzarlığına çevrilir. İnsanlar öz əzizlərinin ruhuna hörmət əlaməti olaraq onları həmin ziyarətgahda dəfn edirdilər.

../..

http://kulis.lent.az/news/14897